Aksal Yavuz

Aksal Yavuz

aksalyavuz@hotmail.com

Tüm Yazıları
Haberin Devamı

Minarelerden insanda ağlama isteği uyandıran akşam ezanı yükselirken, bir martı sürüsü denize değer gibi uçuyordu. Yağmur birikintilerine bata-çıka ilerleyen insanların tek derdi; bir an önce evlerine varmaktı. Çünkü gökyüzünden sicim gibi boşalan yağmur, insanları kapalı mekânlara girmeye zorluyordu.

Üsküdar’ın ara sokaklarında koşan insanların pantolonuna yapışan çamur parçacıkları, bir iskelenin ayaklarına tutunan midyeler gibiydi…
Yağmur ve soğuğa karşı montunun yakasını kaldıran arkadaşım Murat, vitrininde “sezon indirimi… maliyetine satışlar” yazan bir mağazanın önünde, ayaklarının altında bir karton parçası, dizlerini karnına çekmiş, dirseklerini dizlerine dayamış, avuçlarının arasına koyduğu başında Bordo-mavi şapka olan adamı işaret etti bana.
Akşamın o saatinde, Üsküdar’ın tam göbeğinde, hem bizim oralı, hem de Trabzonsporlu. Sana selam vermeden, senin halini hatırını sormadan, umursamaz bir tavırla yanından geçer miyiz be amca!

Geçimini insanları tartarak sağlayan yaşlı adama selam verdikten sonra, hem kilomuzu öğrenmek hem de iyi bir muhabbet ortamı sağlamak için çıktık kantara, “ Nerelisin bey amca? Bu soğukta değiyor mu bari? Trabzonsporlusun belli. Şapkan da bayağı eski, üstelik solmak üzere rengi, kabul edersen eğer hediye edelim yenisini” dedik.

Gözlerini büyük gösteren gözlüğünün üzerinden bir müddet süzdü bizi birkaç dakika önce tanıdığımız insan. Birden ciddileşti; tek kaşını hafifçe kendini önemseyen bir tavırla ayağa kaldırdı. Güçlü bir öksürük nöbeti zayıf bedenini öne arkaya sallamasına rağmen kedi çevikliğinde ayağa kalktı.
Arkadaşım “Durumun yanlış anlaşılmamasını, kendisinin antrenör, benim gazeteci olduğumu, nüfus kağıdımızda Trabzon yazdığını” söylemeyi ihmal etmedi.

Soğuktan burnu kızaran yaşlı adam, derin bir iç çekti. Mutlu oldu, sevindi. Üşüyen ellerini ovuşturdu. Kulak memelerindeki yağmur damlacıklarını sildi, “Acı patlıcanı kırağı çalmaz. Böyle havalar memlekete getiriyor beni” dedikten sonra, vücudunun tüm ağırlığını bir ayağına verdi, uzaklara baktı, daldı…

Bir müddet sonra konuyu tekrar kafasındaki şapkaya getirdik, “Niçin değiştirmediğini?” sorduk.
Soluğunun altından mırıldandı. Doğruldu, adeta beton sütunu kesildi bacakları. Başını yağmurun dövdüğü mağazanın tentesine dikti. Bakışları tutkalla yapışmıştı sanki bu sıra dışı görüntüye. “Emekli olduğunu, Trabzonspor’un İstanbul’daki bütün maçlarına gittiğini” söylüyordu ama biz eski fese takmıştık bir kere.

Cana yakın, sevimli, yaşlı kurdun dış görünümü ömrünün büyük bölümünü geçirdiğini gösteriyordu fakat Trabzonsporluluğu bebek kadar temiz, rüzgâr gibi sertti...
- Bu yaşta… Üstelik kafamda eski şapka… Tuhaf geliyor di mi size?
- Hiç de tuhaf gelmedi. Senin yaşındaki insanın Trabzonsporluluğuyla herkesin gurur duyması gerekir. Fakat bu yaşta bu enerji..?

Açık havada çalışmaktan teni kırış kırış olan yaşlı hemşehrimiz ellerini koltuk altlarına soktu, “ Oğlum… Oğluma sözüm var, her zaman Trabzonspor’un yanında olacağım, bu şapka da onun yadigârı, ölene dek başımda duracak ” derken, yağmur damlalarıyla, gözlerinden süzülen birkaç damla yaş aynı anda yanaklarından aşağıya dökülmeye başladı.

Murat hoca, cebinden çıkarttığı kâğıt mendil ile yaşlı adamın yüzünü kuruladı. Ellerini, hüzünlenen adamın zayıf bedenine öyle bir doladı ki, hayli zaman oldukları yerde heykel gibi hareketsiz kaldılar, kırk yıllık dostlarmış gibi. “Oğlunun birkaç sene önce vefat ettiğini, ölmeden önce, onun yerine maçlara gitmesini, şapkasını başına koymasını vasiyet ettiğini” söylerken, yatsı ezanının sesi geliyordu Üsküdar’daki minarelerden…