Bağlanma kaygısı - "Issız adam"

17.10.2016 Pazartesi
Çalışma pratiğimde, yıllar içerisinde kimi zaman kadın kimi zaman erkek danışanlarımın, kendileri veya sevgilileri ile ilgili hikayelerini dinlerken, bağlanma kaygısı zorluğunun ne kadar çoğunlukta olduğunu düşünüyorum. Daha ilk karşılaşmada tamamen bedensel yakınlık üzerinden yaklaşanlar, tam ilişki derinleşecekken kaybolanlar, ilişkiyi sabote edenler. Hep tekrar eden ilişki kurma biçimleri, hep aynı şekilde sonlanan öyküler...
 
Bir zamanlar “Issız adam” diye  bir film izlemiştik ve film konusu sebebiyle epey ses getirmişti.Film gündemden düşmüş veya size an itibarı ile demode gelmiş olabilir ama konusu her daim güncelliğini koruyacak; en azından yaşadığımız yüzyılda. Uzun zaman olmasına rağmen hemen herkesin film ile ilgili birçok şeyi hatırladığını, bir çok kişinin filmi birkaç kez izlediklerinden ve filmin o dönem getirdiği sesten dolayı tahmin ediyorum.
 
Bu filmi seyreden herkes, film üzerinden kendisiyle ilgili birşeyi yeniden deneyimleyerek çıktı. Adama kızdı, kızı begendi. Aşkı hissetti ya da tam tersi oldu; kendini ıssız adam gördü. Böyle davranan adamın kadın üzerinde sadistik bir iktidar gücü bile hissediliyordu; "O" bircok kadınla birlikte olabilirdi ve terk edebilirdi.
 
Filmin önemli sahnelerinden birinde yasanan diyalogda, Alper Ada’ya “ben böyleyim, neden aramaya gerek yok” derken, acaba durum gerçekten sadece bu muydu, böyle olmak mıydı? Peki bizler, bu sahnelere tanık olan üçüncü kişiler, bir neden aramaya kalksak ya da Alper neden aşkını tepiyor, neden annesinin onay verdiği bir kızı hiç bir neden olmaksızın terk ediyor ve kendini yalnızlığa itiyor, neden düzenli, sürekli ve derinlemesine bir ilişkiyi doyasıya yaşama şansı varken, cinselliğe indirgenmiş bir gecelik ilişkilerden yana kullanıyor tercihini dersek, gerçekten bir neden yok ve sadece bu insan böyle istiyor diyebilir miyiz? Ya da kızla yaşadığı doyurucu bir cinselliğin gecesinde kendini sokağa atıp, sadece cinsellik üzerine kurduğu ilişkilere tekrar dönme ya da dönmeme bocalamasına girdiğinde, bunu sadece adamın cinsel arzusu çok yoğun ya da değişiklik arıyor diye kestirip atabilir miyiz? Bana sorarsanız, bu olay bu kadar basite indirgenemeyecek kadar derin ve karmaşık. En azından Freud’un ruhsal açıdan sağlıklı insan seven, sevilen, çalışan ve üreten insandır tanımına uymuyor tüm bu olanlar.
 
Peki Alper' i bu sağlıklı gidişattan kaçıran nedir? Ne oluyor da bu ilişkinin içinde duramıyor? Ne oluyor da takıntılı bir şekilde kendini kaybedercesine cinselliğe saldırıyor önüne gelenle?
 
Orada değildim, ama yaşadığı şeyin aslında cinsellik olmadığını söyleyebilirim. Bana sorarsanız, aslolan cinsel arzularını doyurmak değildi yaşadıkları. Alper her ne kadar yüzleşmek istemese de, Winnicott “kadın ve erkegin biseksüel yapıya sahip oldugunu, kadınsı elementin 'olma' yasantısında, erkeksi elementin de 'yapma' yasantısında ifade buldugu” nu söyler.
 
Önce 'ben' kavramı gelişir. Veren, sahiplenen, koruyan, kollayan bir anneyle kurulan yakın ve sıcak ilişki, anne bebek ilişkisi 'olma' duygusunun gelişimine katkıda bulunur, ben varım duygusunun yerleşmesine yardımcı olur. Ben; duygularımla, düşüncelerimle varım. Benliğin bu saglıklı ve baskılanmadan, bir parcasının yok olmadan gelişimi, 'öteki' kavramının da gelişmesine yardımcı olur. “Ben”in sınırları çizildiğinde, bir de 'öteki' olduğunun ayırdına varırız. Ötekinin varlığı, ötekinin istek ve ihtiyaçları, ötekinin duygu ve düşünceleri anlam kazanır zihnimizde, tıpkı ben gibi. Bu gelişimi takip eden 'yapma' süreci ise 'ben' in sağlıklı geliştiği durumda, sağlıklı işleyen bir mekanizmadır. Ben düşünürüm, ben üretirim, ben ilişki kurarım ama karşımda bir de öteki vardır.
 
'Olma' kavramının, yani 'ben' in gelişmediği durumda 'yapma', hem olmanın hem de yapmanın yerine geçer. Var olduğumu hissetmek için daha fazla yapmam gerekir, daha fazla yapmalıyım ki, olduğumu hissetmeliyim. Ben nerede bitiyorum, öteki nerede başlıyor bilmiyorum. Ben ne istiyorum bilmiyorum, acaba yaşıyor muyum, var mıyım? Birisi beni çimdiklesin uyandırsın. Var olduğumu, benliğimin olduğunu, yaşadığımı hissettirsin bana. Çok korkuyorum; dağılmaktan, parçalanıp yok olmaktan korkuyorum. Biri beni tutsun, biri bana dokunsun, biri beni hissetsin ki ben de yaşadığımı hissedeyim. Bunu hissedebilmek için daha çok yapmalıyım; bir bara gidip önüme ilk çıkan insanla temas kurmalıyım ki bu temas sıkıntımı, kaygımı alsın, beni yatıştırsın.
 
'Olma' duygusu olmadığında, Alper’ in yaşadığı gibi içsel bir boşluk, hiçlik ve kendi olamama duygularının geliştiğini biliyoruz. Kendi istek ve duygularını yeterince tartamayan Alper’in, bunların nedenlerini bilmesi de beklenemez. 'Öteki' nin ayırdına varamayan Alper günü birlik ilişkilerle benliğini hissetmeye çalışırken, daha sağlıklı bir yol çizen Ada kendini bu ilişkiden kurtarmasını bilmiş, yeniden bir hayat kurmayı, evlenip, çocuk sahibi olmayı başarabilmiştir.
 
Gelelim, birden fazla kez filme gitme ihtiyacı icinde olan seyircinin, aslında deneyimlediği şeyin ne olduğuna? Herkes filmde kendisinden bir parça buldu. Kendi deneyimlerinin bir yansımasını buldu. Hikâyeleri az ya da çok benzese de esas olan, Ada’ yla özdeşleşenlerin “anlaşılmamış, fark edilmemiş, görülmemiş ve değersiz” hissetmiş olmalarıydı. Bana öyle geliyor ki; bu filmi tekrar tekrar seyretme ihtiyacı, geçmişte yaşanan travmatik bir duygusal deneyimi tekrar tekrar yaşantılayarak düzeltme, bu sefer farklı bir sona ulaşma umuduydu.
 
Çünkü Ada’ ya filmde böyle bir değer atfedilmişti; o doğru ve düzgün bir kadındı ve Alper’in karşısına çıkan bir fırsattı. Aslında Alper’in takıntılı bir şekilde yaşadığı cinsel deneyimlerin yerine geçebilecek, Alper’ in gerçekte temelde yatan ihtiyaçlarının görülmesi, sahiplenilme, kabul edilme, duygularını yatıştırma, aynalanma gibi en temel ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir kişiydi. Ama Alper, Ada’yı seçerek sağlığa yönelmek ile sağlıksız kalmak arasında bocaladı durdu. Onun sağlıksız benliğini sakladığı korunaklı kale duvarları vardı, kimsenin kendisine fazla yaklaşmasına ve bu kadar derinden deneyimlemesine izin vermiyordu, şimdi birden bu kale duvarını yıkıp Ada’yı hayatına alması çok zordu. Ama bu kalenin içinde de bir o kadar yalnızdı ve birinin bir gün o kale duvarını delip kendisine ulaşmasına, temas etmesine o kadar ihtiyacı vardı.
 
Filmde Alper’in bu ikilemi üzerine kurulmuştu. Sağlıklı ve sağlıksız tarafları arasında gitti geldi. Sonunda, makus kaderinden kurtulamadı ve sonsuza dek o kale içinde yalnız ve ıssız kalmaya mahkum oldu. Alper’in bu yönü, izleyicilerin derinde yatan yalnızlık duyguları ve görülme, sevilme, sahiplenilme gibi en temel ihtiyaçlarına da ışık tutuyordu; hepimizde var olan en temel ihtiyaçlar.
 
Az ya da çok hepimiz yalnızız. Belki Alper’in Ada’yı seçimi, bu derin yalnızlık duygusunu gidermesi, hepimize ilaç olacaktı. Ada’nın bunu başarması hepimiz için böyle bir kahramanın olabileceğini ya da bizim böyle bir kahraman olabileceğimizi gösterecekti; “yalnız hüzünlü bir insanın” kurtarıcısı olma arzusuna hizmet edecekti. Ama maalesef yalnızlık ve ıssızlık kazandı. Ada da, Alper de derin arzuları, paylaşma ihtiyaçları, hayallerini bir yana bırakıp geldikleri hayata geri dönmeyi tercih ettiler.
 
Hangimiz böyle bir bocalama yaşamadık ki hayatta, karşıdakine ne kadar güvenip ne kadar teslim olabiliriz, ne kadar onun için bir şeylerden vazgeçebiliriz, ya ona evet dediğimizde hayır dediklerimiz. Neyi kaçırıyoruz, bir şeye evet dediğimizde nelerden mahrum kalacağız. Hangimiz bu çatışmalara girmedik ki, ya da hangimiz sırf bu nedenle hayatın bize sunduğu fırsatları kaçırmadı ki?
 
 
Not: Filmin vizyonda olduğu yıl, film ile ilgili tartışmalarımızdaki katkılarından dolayı Dr. Sibel Mercan' a teşekkür ederim. 
 
 
www.esduyum.com
 
https://www.instagram.com/rnarikan/?hl=tr
 
https://www.facebook.com/rusennur.arikan/