Whitney, seni unutmak mümkün değil

17.11.2018 Cumartesi

80’li yılların pop ikonu Whitney Houston... Michael Jackson’la aynı yıllarda fırtına gibi esen bir ilahenin biyografik öyküsü. Belgesel olduğuna bakmayın, kurmaca ritminde akan, zerre kadar temposunu kaybetmeyen bir film... İşin başında 2000’de ‘Eylül’de Bir Gün’le belgeselde Oscar kazanmış Kevin Macdonald var. Diğer belgeselleri arasında 2003 tarihli ‘Touching The Void-Boşluğu Yakalamak’ vardır ki, bence dağcılık üzerine yapılmış en iyi belgeseldir. Birçok kez izlediğim bu belgesel, her seferinde beni germeyi başarır. Kurmaca filmleri Son İskoçya Kralı (2006), Devlet Oyunları (2009) başarılı yapımlardır. 

Macdonald; öyküyü taraf tutmayan bir anlatımla, gerçek yüzüyle anlatıyor. Zoru başarıyor diyebilirim, belgesellerde tarafsızlık her daim başarılamaz. Örneğin, son yıllarda hatırladığım şarkıcı belgesellerinden ‘Amy’, onun yaşamındaki insanları karalamaya soyunmuştu adeta. Whitney de, Amy gibi uyuşturucu komasıyla dünyadan ayrılmış bir yıldız. 92 tarihli ‘Bodyguard’ filmiyle gişe rekorları kıran Whitney, sonrasında ipin ucunu kaçırır. Önce sesini, sonra kariyerini kaybeder. Bu konuda aile yakınlarıyla yapılan röportajlar var. Bizler, onu her zaman ‘I Will Always Love You’yla hatırlayacağız.

Bu Suspiria çok farklı

İtalyan asıllı yönetmen Dario Argentino’nun 1977 tarihli korku klasiği ‘Suspiria’, yine bir İtalyan yönetmen tarafından güncellendi. Geçen yıl ‘Beni Adınla Çağır’la övgü yağmuruna tutulan Luca Guadignino, yeni bir yorumla geldi. Filmi izlemeden Thom Yorke imzalı müziklerini dinledim. Yorke’un melankolik, karanlık şarkılarının filme bambaşka bir atmosfer verdiğini anlamak zor değildi. Korku anlarına eşliği nasıl olacaktı? Dario Argentino’nun tamamlamaya ömrünün yetmediği 3 Mothers Trilogy’sinin ilk filmi olan Suspiria, gösterime girdiği dönemde seyirciyi çok germişti. Hatta Ankara Akün Sineması, bilet alıp filmi seyreden herkese hayat sigortası yapmıştı.

Guadignino orijinalinin aksi yönünde hareket ediyor. Argentino’nun kanı anımsatan çiğ kırmızı tonları, rahatsız edici çiğ parlak ışık kullanımı yerine, gri-kahverengi tonların hâkim olduğu karanlık bir atmosfer yaratıyor. 6 bölümlük-155 dakikalık, epik, daha inandırıcı olmaya çalışan bir öykü anlatmaya girişmiş. Daha ciddi çerçeveleri olan bir anlatımla, Argentino ustanın doludizgin, çılgın, korku istismarı orijinalinden kilometrelerce uzaklaşıyor. Öykü, Freiburg yerine bu kez Berlin’de geçiyor. Bir dans okulunda öğrencilerin vahşice öldürülmesinin ardındaki gerçek nedir?

Orijinalinin hayranı olarak güncellenmiş Suspiria için sadece “Olmamış” diyebiliyorum. Nerede Argentino’nun kurmuş olduğu gerçeküstü atmosfer? Sadece mekân tasarımı bile insanı masalsı bir dünyaya taşır. Olayların geçtiği dans okulu tedirgin edici, cafcaflı renklerin hâkim olduğu, gotik bir manastır mimarisi gibidir. Bu renkli dünya, gerçek yüzlerini saklamaya çalışan cadıların, dans öğretmeni kimliğiyle kurbanlarını davet ettikleri bir tuzak binadır. Guadignino, orijinalinde beğendiğim temel öğelerin yerine kendi güncellemesini koymuş. Mantıklı bir hikâye olsun derken terörizm, kadın hakları gibi güncel problemleri de konuya harmanlamış. Renk yok, gereğinden fazla uzun, en kötüsü korkutmayan bir korku filmi olmuş. Dakota Johnson’ın seksi dansçılığı dışında olumlu bir şey yok. Tida Swinton, 3 ayrı karakteri canlandırma adına ayrıca gereksiz bir abartıya soyunmuş. Thom Yorke müziğine gelince... Sekanslarla hiç mi hiç uyum sağlamamış.       

Yazarın Önceki Yazıları