Negatif büyüme, cari fazla ve ihracat

18.03.2019 Pazartesi

Bir gün akademik dünyaya kapağı atmaya karar verirsem, bu yaştan sonra yazacağım doktora tezimin konusu şimdiden hazır:

“Normal patikasının dışına çıkan yüksek büyümeler; ya gelecek nesillere ihraç edilen kriz ya da gelecek nesillerden çalınan refahtır!” (Belki böyle bir tez çalışması yapılmıştır, bilemiyorum. Yapıldıysa da okumayı tercih edeceğim.)

Ülkelerin demografik yapıları, kalkınma düzeyleri, ortalama eğitim seviyeleri, bulundukları coğrafya, doğal kaynaklarının varlığı/yokluğu o ülkenin ortalama büyüme ve devamında da kalkınmasını temelden etkileyen faktörler.

Bu temel faktörlerde ülke ihtiyacını 100 yıl karşılayabilecek petrol veya doğalgaz bulunması gibi radikal değişiklikler  olmazsa ülkeler ortalama büyüme hızlarından çok da uzaklaşamıyor. Türkiye için bu oran, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana ortalama olarak yüzde 4-5 patikasında seyrediyor.  

Bu patikayı bir üst seviyeye çıkaracak uzun vadeli eğitim politikaları, kültürel ve demografik değişiklikler yapıl(a)mıyorsa bu patikadan kolay kolay kurtulmak ne yazık ki mümkün olamıyor.

Doğal kaynakları kıt olmasına rağmen 1980’lerde benzer kişi başı milli gelire sahip olan Güney Kore ile sıkça karşılaştırılıyoruz. 2002 yılında ilk gittiğimde herhangi bir üniversiteden mezun olabilmenin ilk koşulu yazılı - sözlü İngilizce sınavından geçmenizdi. 2012 yılında gittiğimde bu sefer üniversiteye girmenin ilk koşulu İngilizce bilmekti. Genel eğitim seviyesinde böylesine bir sıçrama yapmıyorsanız, dijital altyapınızda geniş banta geçip, özgür internet sayesinde bilgiye erişimi kolaylaştırmıyorsanız, patikayı yukarı yönde oynatmanız ne yazık ki mümkün olamıyor.

Sürdürülebilir mi?

Dönem dönem devlet eliyle verilen teşviklerle, sübvansiyonlarla bu patikanın üstüne çıkan büyümeler yakalayabiliyorsunuz. Tıpkı Kredi Garanti Fonu sayesinde 2017 yılında yakaladığımız yüzde 7.4’lük büyüme gibi... Ancak bu büyümeler bahsetmiş olduğum yapısal reformlarla desteklemiyorsa ne yazık ki sürdürülemiyor.

Kalkınmanın olabilmesi, buna bağlı olarak ülkedeki eğitim seviyesinin yükselmesi ve gelirin “normale yakın dağılabilmesi” için büyümenin sürdürülebilir olması gerekir.

Kalkınma temel hedefine ulaşabilmek için de sürdürülebilir, istikrarlı büyüme gereklidir. Bizim yaptığımız gibi bir veya birkaç seneye yayılan “hormonlu” yüksek büyümeler ne yazık ki sürdürülebilir değil. Sürdürülebilir olması adına gerekli altyapı olmadığında da 2018 yılında olduğu gibi normal patikanın alt bandının dahi altına inebilen büyüme rakamları ile karşılaşılabiliyor, nitekim karşılaştık.

Art arda 2 çeyrek

Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi aralık ayında yüzde 1.6 “negatif büyüyen” Türkiye ekonomisi açıklanan 2018 son çeyreğinde de yüzde 3 daralması sonrasında, art arda iki çeyrek daralarak “teknik resesyona” girmiş oldu.

2017 yılının ilk yarısındaki pozitif büyümeler sayesinde yıllık büyüme yüzde 2.6 gerçekleşirken özel tüketim yüzde 8.9 gerilemiş. Bu hesaplamalara göre de 2017’de 10.600 dolar olan kişi başı milli gelir, 2018’de 9.600’e düşmüş durumda. 2018 yılında iç talepteki ve yatırımlardaki daralma nedeniyle ithalat yüzde 24.4 daralırken, ihracat yüzde 10.6 artmış durumda.

Bu sayede cari fazla verir hale geldik. Teknik olarak büyü(ye)mediğimizden dolayı ithalat azalırken (Devletin ithalat vergileri de azaldığından bütçe açığı da artıyor!) daha önce ithal ettiklerimizi ve eldeki stokları ihraç ediyor olmamızdan dolayı ihracat artıyor.

KÜÇÜLME İŞSİZLİK OLARAK KARŞIMIZDA

Aralıkta mevsimsellikten arındırılmış işsizlik oranı yüzde 12.7 olarak açıklandı. Eylül 2009’dan bu yana en yüksek oran. Tarım dışı işsizlik yüzde 19.4, genç işsizlik yüzde 23’lere ulaşmış durumda. Yunanistan ve İspanya’nın 2008 krizinden sonraki genç işsizlik oranlarını neredeyse yakaladık.

İstihdam 297 bin kişi azalırken, işsiz sayımız 4.1 milyona ulaşmış. 2.5 milyon yeni istihdam hamlesinin açıklandığı günlerde artan işsizlikle, yaratılması gereken istihdam rakamı daha da artıyor.

Üstelik bu durum işgücüne katılımın yüzde 53.4’ten 53.1’e gerilediği, yani birilerinin iş aramaktan vazgeçtiği bir ortamda gerçekleşiyor. Hizmet sektöründe istihdam artarken, sanayide istihdam azalışı devam ediyor. Kişi başına istihdam yaratmanın maliyetinin 200 - 250 bin dolarlık bir yatırım gerektirdiği düşünülürse hedeflenen rakamlara ulaşmak bir yana, artan işsizliği de hedefe eklediğimizde ihtiyaç duyulacak kaynak çok büyük olacaktır.

Kredi genişlemesi

Hele ki bütçe harcamalarının ocaktaki yüzde 68’den sonra şubatta yüzde 33.2 arttığı, merkezi bütçe açığının şubatta 16.8 milyar TL arttığı bir ortamda bunu devlet eliyle veya teşvikleri ile yapmak hayli zor olacağa benziyor.

Belki de son günlerin en iyi (!) haberlerinden birisi kamu bankaları eliyle yaratılan kredi genişlemesi oldu! Dış ticarette, özellikle de akreditif tarafında yabancı bankaların Türk bankalarına ve şirketlerine olan limitlerini yavaş yavaş kullandırmaya başlamaları da bir başka iyi haber olsa gerek. Kamunun ve özel sektörün de yılın ilk çeyreğinde uluslararası piyasalardan yaptıkları borçlanmaların da görece kolay geçmesi (Fed’in tornistanı sağ olsun!) de bir başka olumlu haber olarak sayılabilir.

Fed ve Brexit haftanın olayları

Brexit ile ilgili olarak İngiliz Parlamentosu’ndaki oylamadan 30 Haziran’a kadar “erteleme” kararı çıktı. Ancak bu demek değil ki, AB buna evet diyecek. 21 Mart’ta Liderler Zirvesi’nin en önemli konusu bu. Piyasa beklentileri ve benim de beklentim, Haziran sonuna kadar bir ertelemenin geleceği yönünde. Mayıs’ta İngiltere ‘de yapılacak yerel seçimler ve Avrupa parlamentosu seçimlerinden sonraya ertelenmesi “anlaşmalı Brexit” için yeni bazı çözüm alternatiflerini gündeme getirebilir.

Sabır için ipucu

Diğer yandan bu hafta Fed’den bir faiz artışı beklenmemekle beraber, bilanço daraltma konusunda ne kadar “sabırlı” davranacağına dair ipuçları aranacak.

YEREL SEÇİMLER ÖNCESİ POZİSYONLAR KAPANABİLİR

Geçen hafta Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin askıya alınmasını öneren raporu kabul etti. Bu karar, bağlayıcı niteliği bulunmamakla beraber AB parlamenterlerinin Türkiye’ye bakışını ortaya koyması açısından önemli.

Diğer yandan Rusya’dan S-400 alımı için Türkiye’nin “kararlı” açıklamaları, ABD tarafından tepki ile karşılanmaya devam ediyor. Uzun zamandır “tek bir Amerika’dan” söz etmenin hatalı olacağını; CIA, Pentagon, FBI-NSA ve Beyaz Saray gibi “çoklu bir Amerika” olduğunu ısrarla belirten birisi olarak; bu 3-4 yapının hemfikir açıklamaları önümüzdeki dönem sırf F-35 uçakları değil, farklı konularda da ABD ile karşı karşıya kalabileceğimizi düşündürtüyor.

Bir yandan yerel seçimler, diğer yandan S-400 ve ABD ilişkileri derken, seçimlere kalan 10 iş günlük sürede, yüksek TL faiz cazibesi ile döviz satarak TL’ye yatırım yapmış; bu pozisyondan hayli kâr etmiş olan bazı fon yöneticilerinin pozisyonları kapatarak dolar almaları ihtimalinin arttığı bir döneme giriyoruz.

Riskler ne yönde?

Çok majör hareketler beklememekle beraber, aşağı yönlü hareketlerin görece kısıtlı olacağını düşünüyorum. AB Liderler Zirvesi’nden 30 Haziran’a kadar bir erteleme kararı çıkarsa pound ve euro’nun değer kazanması ihtimalini artıracaktır. Bu da dolar/TL’de aşağı yönlü etki yaratacak olsa da fon yöneticilerinin pozisyon kapatma yönüne gitmesi durumunda aşağı yönden çok, yukarı yönlü riskler artacaktır.

Avuçlar kaşınır mı?

Dolar/TL kurunda 4.4450 aşağıda önemli bir destek (200 günlük BHO). 5.4940’ın üzerine çıkılır ve bir kaç gün bu seviye üzerinde kalınır ise 5.6225 seviyelerine doğru bir hareketin başladığını görebiliriz.

Merkez Bankası’nın VIOP aracılığıyla ileri vadeli (TL netleşmeli) dolar kontratlarını satmaya devam etmesi durumunda; 5.4450’nin altına inilmesi, 5.3950 - 5.4050 bandının test edilmesinin önünü açabilir. Bunun da ‘nakit dolar’ talep edecek fon yöneticilerinin avuçlarının daha fazla kaşınmasına neden olma ihtimalini artıracağını hatırlatmakta fayda var.

Yazarın Önceki Yazıları