Harari için mütevazı bir hatırlatma

22.02.2019 Cuma

“Harari için günümüzün popüler filozofu demek kanımca yanlış olmaz. Bununla kastettiğim, “çok okuyucuya ulaşma, dolayısıyla popüler bir dil ile metnini ve mantığını kurma” günümüzün yayıncılık hayatı için artık “elzem” kabul edilen “halkla ilişkiler”e yaslanmadır...”

Harari’nin 21. yüzyıl için 21 ders kitabını bitirdiğimde, bir kez daha bir kitaba varlık kazandıran dış nedenler ile konusunu anlatma biçimi ve içeriğini oluşturma şartları arasındaki derin bağ üzerine düşündüm. Bu önemli. Okuyucu kitabı eline alır ve yazı kültürünün olağanlaşmış akışı içinde “giriş, gelişme ve sonuç” esaslı mantığı ile baştan sona okur. Fakat yazar zihninde konuyu oluştururken hangi saiklerin etkisi altındadır, bu onun yazma biçimine ve içeriğe nasıl nüfuz eder, neler değişir ve dönüşür, sıralama ve bütünlük nasıl oluşur? Bunlar önemlidir, eğer yazar bu konulara ilişkin bazı ipuçları sunmuş ise bu verileri de kullanarak bazı değerlendirmeler yapmak mümkün hale gelir.

Harari için günümüzün popüler filozofu demek kanımca yanlış olmaz. Bununla kastettiğim, “çok okuyucuya ulaşma, dolayısıyla popüler bir dil ile metnini ve mantığını kurma” günümüzün yayıncılık hayatı için artık “elzem” kabul edilen “halkla ilişkiler”e yaslanmadır. Yani kendisinin de ifade ettiği gibi “muhteşem bir tanıtım kampanyasına” sahip olma, yayıncıların yönlendirmelerine açık olma” ki bunun anlamı içeriğe filozofik katkılar değil ama tahminen yine içeriğe işin satış yönüne dair pırıltılı fikirler sunmaktır.

Öte yandan yazma sürecine bir hayli malzeme temin ederek katkı sağlayan asistanların varlığı ilgi çekicidir; bir yazar elbette yardım ve destek alabilir, fakat çeşitli konuların incelenip, özet notlar çıkartılarak bunların metnin uygun yerlerine monte edildiği intibaını doğuran bir yazım mimarisindeki böyle bir yardım anlam bütünlüğü bakımından sorunlar doğurmaz mı? Nihayet, Google’da üst sıralarda yer alabilecek bir isimlendirmeye açık bir zihnin ilgisi -ki bu sanırım sadece isim ile sınırlı değildir, metnin içinde de böylesi bir zihin dikkatinin işçiliği, yazım düzeni, fikirleri kompoze etme tarzı eksik olamaz,- hususlarıdır.

Popülerliği, asistanların yardımlarını, tanıtım kampanyalarını, Google meselesini hor görüyor değilim. İtalyan siyaset bilimci Pareto’nun eserleri fazla satarsa yazdıklarına kuşku ile bakan bakış açısını da ima ediyor değilim. Ancak “modern” yayıncılığın kaçınılmaz olarak içeriğe de nüfuz eden bu yaklaşımı ile insanlığı o uzun tarihine yönelmenin, onunla ilgili kimi hükümlerde bulunmanın kendi içinde bir hayli sorunlar barındırabileceğini, tabir caizse yayıncılık esaslı “zamanın ruhu” için geçmişi bir garnitüre çevirme tehlikesi taşıdığını söylemek istiyorum.

İşin ilginç yanı, yazım tekniği ve yazma şeklinin ima ettiği düşünme ve muhakeme etme biçimi, eğer biraz abartarak ifade etmek gerekirse “kes, yapıştır” tarzı analiz yöntemi üzerine giden yazar son anlatısında bizi derinden şaşkınlığa sürükler. Çünkü tamamen bu yaklaşımı ve anlatım biçimi ile taban tabana zıt bir “hal”den, dünyaya ve şüphesiz düşünen bilince bakarken esas alınması gereken neredeyse tam aksi istikametteki bir yaklaşımdan söz etmektedir: Meditasyondan. Onun da aslında bir alt kolu, zen Budist anlayışa uzanan kişinin yaptığı işin içinde olmasını, bilinç ile bedenin bütünlüğü hususunda bir meditasyon tekniğini, okuyucusunun önüne uzatmaktadır.

Nefes alıp verme

Harari nefes alıp verme meditasyonunda zihin ile nefes arasındaki ilişkiye zihnin odaklanmasını dile getiriyor ve tabir caizse en yalın gerçeklikle ilişkimiz konusunda bile zihnimizin nasıl sınıfta kalmaya hazır olduğunu fark etmenin şaşkınlığından söz ediyor. Çok güzel. “Şey”leri düzene sokan zihne ilişkin bu “şaşkınca fark edişten” sonra üstada sormazlar mı, sen bu kitap yazma serüvenini tam da anlattığın biçimde sonu meditasyona gelecek şekilde mi yaptın, yoksa hayatında meditasyon vardı ve buna rağmen böyle bir kitap mı yazdın?

Soruyu şu yüzden soruyorum: İnsanlık tarihine yönelik genellemeler üzerinden hükümler çıkartan bir aklın, tıpkı nefes alma eyleminden kaçıp giden zihnin seyyarlığından ilhamla malul olabileceği hususu hiç akla gelmez mi?  Din, özgürlük, milliyet (ya da daha geniş anlamıyla kolektif kimlikler diyelim), eşitlik, adalet, cehalet gibi insanlık tarihine hep eşlik etmiş kavramlar hakkında konuşurken derinlikli düşünceye has bir tedirginlik, nihayetinde ancak tedbirli bir dille ifade edilebilecek hükümlere ilişkin yanlışlamaya açık bir ima, okuyucuyu eleştirel bir mesafede tutmaya davet eden bir yorumlama tarzı ne yazık ki nefesin saf sahihliğine ulaşmış Harari’de yok. İlginç.

Tam bu esnada aklıma Elias Canetti’nin “Kitle ve İktidar” (Harari’nin 21 dersinden ikisi olmaya aday iki başlık) kitabını otuz yılda yazdığını hatırlıyorum. Fernand Braudel ise 2. Filip Dönemi Akdeniz ve Akdeniz Dünyası’nı beş yıl esir kaldığı Alman toplama kampında 3 cilt olarak kaleme aldı. Sadece bir kralın bir dönemi. James Joyce Ulysses kitabında Stephen Dedalus’un yalnızca bir gününü 844 sayfada ifade etti. Carr, “Tarih Nedir” kitabında tarihçinin tarihi olduğu gibi alamayacağını, ancak olaylardan bir seçme yaparak kendi anlatısını oluşturduğunu söyler. Doğrudur. Harari üstat da öyle yapıyor. Daha öncesindeki Yahudilik’le birlikte 2000 yıllık Hıristiyanlığı, 1400 yıllık İslam’ı, keza Hinduizm’i, Budizm’i kitabında tam dokuz sayfada ve “Tanrı artık milletin hizmetinde” türünden kışkırtıcı bir başlıkla yorumluyor, hükümler veriyor. Aslında daha baştan konuyu nasıl ele alacağınıza ilişkin “senaryonuz” hazırsa birkaç anekdot, birkaç çarpıcı söz ile çok daha uzun asırların hikâyesini anlattığınızı düşünebilirsiniz. Sonuçta Woody Allen da Savaş ve Barış’ı okumuş, kendisine sorulduğunda da “Olay Rusya’da geçmiyor muydu?” diyerek bilgeliğini göstermiş, değil midir?

Hacı hocaların meselesi

Biz filozofumuza dönelim: Ona göre “geleneksel dinler teknik ve siyasi sorunlar açısından büyük ölçüde kifayetsiz... Kimliğe dair konularda oldukça yararlı olabilecekken (üstat tam olumlu bir şey mi söyleyecek acaba derken) çoğu durumda potansiyel çözüm teşkil etmekten ziyade sorunun büyük kısmını oluşturuyorlar… Geleneksel dinlerin pek çok kalesi düştü çünkü açıkçası tarım ve sağlık hizmet alanlarında hiç de iyi değillerdi… Hacı hocaların esas meselesi.. Hangi ekonomik politikayı seçerse seçin onu Kuran’la destekleyebilir (ler). Bu şekilde Kuran gerçek bir bilgi kaynağı olmaktan çıkarılıp safi otorite kaynağına dönüştürülüyor. Aynı şey Hıristiyanlık için de geçerli…” vs.

Devamı yarın...

Yazarın Önceki Yazıları