10 yıl önce 10 yıl sonra...

22.01.2019 Salı

Klasik müzik yazarı, Andante dergisi yayın yönetmeni, Say’ı yıllardır yakından izleyen bir isim, Serhan Bali, Twitter’da Erdoğan - Say yakınlaşmasına dair açıklayıcı nitelikte düşünceler içeren bir flood yazdı. Önemli bulduğum kısmı aktarayım:

“Onu iyi tanıyanlar olarak başından itibaren şunu söyledik: Fazıl, AKP iktidarının tepesi tarafından bugün şahsına ve sanatına gösterilen bu kabulü ve saygıyı 10 yıl önce görseydi biz bugün ‘muhalif sanatçı Fazıl Say’ diye bir şeyden kesinlikle bahsetmeyecektik. Fazıl devlet katından yıllardır aradığı, beklediği kabule ulaşmıştır, Cumhurbaşkanı da Fazıl’daki işbirliği hevesini görmüştür...”

İnsanlar birbiriyle yakınlaşır, konuşur, uzaklaşır, hayat böyledir, hepsi de doğaldır bana kalırsa. İki kişi arasındaki ilişki başka kimseyi ilgilendirmez. Ancak siz varlığınızı bir sembol haline dönüştürüp kamuoyunda belli bir kimlikle var olmuşsanız, işte o zaman insanlar yaptıklarınızı sorgularlar. Bunu doğal karşılamak gerekir.

Bali’nin dediği gibi, Say, devlet katından yıllardır kabul görmeyi bekliyordu. Benim de naçizane kanaatim o yöndedir. Bunu işaretlerini eski kültür bakanlarından Ertuğrul Günay kendisine sorulsa sanırım çok güzel anlatır. Çünkü Say’ın arzuladığı yakınlaşma az daha 2007’de oluyordu. İki isim bir kahvaltıda buluşmuştu. Say kahvaltının ardından “2008’deki Frankfurt Kitap Fuarı, Nâzım Hikmet Oratoryosu gibi birlikte gerçekleştireceğimiz projeler hakkında keyifli bir sohbet yaptık” açıklamasını yapmıştı.

Günay ise “Fazıl Say, ülkemizin yetiştirdiği genç ve değerli bir sanatçıdır. Onunla övünüyoruz. Böyle değerli bir sanatçıya destek olmak bizim görevimiz. Düşünsel anlamda her şey söylenmiş olabilir. Biz her zaman diyaloğa açığız. Sanatçılar geniş toplum kitlelerinin kaynaşmasına katkı yaparlar. Fazıl Say, ülke projelerinde yer alarak bizi yurt dışında temsil edecektir. Kendisiyle her zaman diyalog içinde olacağız” diye konuşmuştu. Günay, bununla da kalmayıp Say’dan Yahya Kemal yılı için bir beste istemişti. Erdoğan’ın Say’ın konserine gitmesine, kendisini Saray’a davet etmesine ve ondan İstanbul ile Ankara hakkında iki eser istemesine daha 12 yıl vardı.

Peki, sonra ne oldu da bu sıcak açıklamalar sonuca varmadı? Şöyle oldu: Nâzım Hikmet Oratoryosu’nun bütçesi bakanlık tarafından yüksek bulundu ve o noktada ılımlı süreç başlamadan bitti. Bütçe neydi, kim haklıydı, kulağıma gelen çok şeyler olmuştur. Ama bunları habermiş gibi yazamam. Hadisenin burada yer verdiğim kısmı zaten gazete arşivlerinde yer alıyor. Dileyen bakabilir. Sanırım devletin tepesi isteseydi, Say o zaman istediğini alacaktı ve bugün muhalif bir Fazıl Say portresi görmeyecektik.

Gelelim asıl meseleme. Bunları Say’ı kötülemek için yazmadım. Bunları hükümeti ve siyasileri kötülemek için de yazmadım. Erdoğan ve Say yakınlaşmasının gündeme getirdiği en önemli gerçek bana kalırsa kişilerle ilgili değil, şudur: 10 yıl önce karşıtlar arasında anlayış, diyalog, iletişim olsaydı, bu ortam yaratılabilseydi, bugün bu kadar muhalif insan olur muydu? İkiye yarılmış bir toplum görüntüsünde olur muyduk? Bu kadar keskin ve tutucu taraflar olur muydu? İnsanlar karşı tarafa dair bu kadar şüpheci, art niyetli, uzlaşmaz olur muydu?

Buradan geriye dönmemize azıcık dahi katkısı olacaksa bu değişim kıvılcımını hiç niyet okumadan desteklememiz gerekir. Şunu da unutmadan: Kamuoyuna mal olmuş kişileri ve tutumlarını eleştirmek her zaman en doğal hakkımızdır.

Yazarın Önceki Yazıları