Londra uçağında gündem ve fırtına ‘keyfi’

12.03.2019 Salı

Uçak Londra’ya doğru alçalmaya başladığında ön sıralarda her zamanki gibi bir Ankara Anlaşması kaynaşması yaşanıyordu. Şu son dönemde sık gidip gelenler sanırım fark etmişlerdir. Ben de bu yeni nesil sosyal fenomeni İngiltere’de yaşamaya başladıktan sonra fark ettim. Uçakta mutlaka Ankara Anlaşması konusu açılıyor. Bu İngiltere’de yaşayan Türkler arasında müthiş bir “small talk” mevzuu.

“Sizin avukatın adı neydi?” “Biz kazık yedik de güvendiğiniz birisi var mı?”

“Hangi formu doldurdunuz?” “Bize şöyle dediler, size ne dediler” “Siz şeyin şeyini nasıl faturalandırıyorsunuz?” Herkes uzman olmuş, birbirine akıl veriyor.

Türk avukatların İngiltere’ye gelen Türkleri kazıklaması meşhur bir konuymuş. İngiltere’ye gidiyoruz dediğimizde de bize söylenen ilk şey şuydu: Türklerden uzak durun. Türklerle iş yapmayın. Kazık yersiniz. “Hadi canım yok artık” dedik. Moralimiz bozuldu. Ankara Anlaşması’yla ilgimiz olmadığından, avukat kazığı yemedik ama terziden bir kazık yedim. Mahalledeki terzi Türk’müş. Bir perdeyi yeni ölçüye göre küçültmeye normal tarifenin iki katı ücret almış bizden. O kadar da muhabbet etmiştik halbuki.

Uçakta gündem yoğun. Konuşmaların ortasında kalsam da dâhil olamıyorum pek. Hafiften dışlandım. “Sen ne iş yapıyorsun, belki bir şeyler kurabilirsin” falan diye akıl veren bir abimiz bile oldu. Bolca kartvizit topladım. Yanımda oturan beyefendi, sırf küçük çocuğunu İngiltere’de okula yazdırmak için Londra’da şirket kurduğunu anlattı. “İstanbul’da çocuğu sıradan bir özel okulda okutmak için harcamam gereken para daha fazla” dedi.

İkinci “hayırlı olsun”umdan hemen sonra bir anda ağır bir sarsıntıyla birbirimize baktık. Kemerleri bağlayın uyarısı geldi. Alçalmaya çoktan başlamıştık hatta inmek üzereydik ve sarsıntının nedeni bu seviyede esen 60-70 mile yakın sert rüzgârlardı. Televizyonlardaki uyarıları duymuştum ama pek önemsememiştim. Ama işte şimdi bire bir yaşıyordum rüzgârı. Uçak ani seviye değişiklikleri yapıyor. Sanki bir durup bir koşuyor. Bir hoplayıp bir çömeliyor. Sağa sola doğru sallanıyor. Dalgalı denizde giden küçük bir yelkenlide gibiyiz. Ankara Anlaşması konusu hafif tavsadı. Hayatın daha önemli gerçekleriyle yüzleştik. Hayatta kalmak...

Tekerlekler yere değerken hâlâ sarsıntı devam ediyordu. Kendimi “Yani pistten çıksak bile ok canım, bir şey olmaz, ben ona razıyım” şeklinde pazarlık ederken buldum. Eskiden uçak fobisi olan, daha sonra bunu yenmiş, fakat ara ara bu korku tarafından yoklanan biri için en iyi yol işi şakaya vurmaktır. Bilen bilir.

Bizde en ufak doğa olayında hayat durur ya, “Bakalım burada nasıl gelişecek olaylar?” diye düşünmeye başladım pasaport kuyruğunda. Söyleyeyim, benzer şeyler. Doğaya karşı ne kadar da savunmasızız. Londra’ya doğru trene binmeye çalışanlar, hatların kapalı olduğu haberini veren memurlar tarafından Londra’ya değil, tam ters istikametteki Cambridge’e gönderildik. Oradan Londra’ya gideceğiz ama trenler çalışmıyor. Ağaç devrildiğinden bir hat kapanmış. Diğeri de aşırı trafikten arıza veriyor. Eve vardığımda normalde 45 dakika sürmesi gereken seyahatimin yaklaşık dört saat sürdüğünü fark ettim.

Bir şey daha fark ettim. Kimse 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerden söz etmiyor. Eskiden üç beş kişi bir araya gelse hemen gelecek seçim konuşulurdu. 20 gün sonra kimilerince çok önemli olduğu belirtilen bir seçim yapılacak ama kimse bu konuyu açmadı bile. Bunu da bir not olarak yazının sonuna düşeyim.

Yazarın Önceki Yazıları