Bilbao’yu keşfetmek…

15.04.2018 Pazar
Uzun yıllar önceydi, arabayla yaptığım bir turda, yolum Fransa-İspanya sınırında ilk önce San Sebastian’a sonra da Bilbao’ya düşmüştü. İki şehri de ne biliyorduk, ne duymuştuk, ne de hazırlıklı gitmiştik. Kaldığımız otel, kapısında dört yıldız olsa da en fazla iki yıldızı hak ediyordu. 80’li yılların sonuydu ve İspanya turizmde sadece Barcelona ve Madrid şehirlerinde gelişme sağlamıştı. Bask bölgesine gittiğimde, en çok dikkatimi çeken pinços dükkanları olmuştu. Sayıları bizdeki kahvelerden daha çoktu ve her yerde görmek mümkündü. İçerisinde bir bar tezgahı, çalışma alanı ve 3-5 tabure vardı. Sabahları işe giderken hemen herkes uğruyor, bir kava köpüren beyaz İspanyol şarabı içiyor, kruvasan yiyor, gazetelere göz atıp iki yarenlik yapıp işlerine koşuyordu. Akşamları 16.00 sularında işten çıkan beyaz yakalılar, müdavimi oldukları barda buluşmaya can atıyordu. Yemeğe çıkacak çiftler burada bir kadeh kava veya şarap içip yanında pinços denen atıştırmalıklardan 2-3 tane yiyip
sosyalleşiyor, ondan sonra yemek yiyecekleri restorana geçiyorlardı.

O yıllarda bir değişik gelenek de, küçük, ince ve pelür benzeri renkli ya da beyaz kağıtlarla verilen, kanepeye benzeyen pinçosların (bir çeşit tapas)  kağıtlarını yere atmaktı. Hangi arkadaş grubunun etrafında daha çok kağıt varsa, o sadık müşteri grubu kabul edilirdi. Tahminimce hesap da rastgele alınıyordu, malum o yıllarda ne bilgisayar sistemleri ne de yazarkasa vardı. Alan da, veren de bir fiyatta anlaşıyorlardı.

Eşi olmayan şehirlerden biri

Geçtiğimiz hafta gittiğimde, bu barların ya alt katlarında ya da kiralayıp satın alıp açtıkları lokantalarda, eski pinçoslara ilave olarak kaliteli yemekler sunmaya başlattıklarını gördüm. Yerler tertemiz, zira belediye o eski adeti yasaklamış. Bölgedeki yiyecek ve içeceğe olan ilgi o kadar artmış ki, sayılamayacak kadar Michelin yıldızlı mekan açılmış. Bunlardan en meşhuru, Arzak’ı gelecek hafta sizlerle paylaşacağım.

Bilboa’da en çok ilgimi ne çekti derseniz, tabii ki dünyanın en prestijli müzelerinden biri olan ve kapsamlı bir modern sanat koleksiyonuna sahip Guggenheim Müzesi diyebilirim. Müzenin mimarisi son derece etkileyici, zira başka hiçbir yere benzemiyor. O kadar farklı ki, haliyle modern mimarinin en kıymetli örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Bu arada bir de müzenin hemen önündeki meydanda çiçeklerden yapılmış ve ağaç budama sanatının gördüğüm en güzel örneği olan köpek heykeli muhteşemdi. Ünlü sanatçı Jeff Koons’un eseri olduğunu öğrendim. Kadife çiçeği, begonya, petunya ve cam güzelinden yapılmış bu çiçekler ustalıkla çelik bir platforma yerleştirilmiş.

Bilbao, yalnız yiyecek-içecek için değil aynı zamanda plajlar, su altı avcılığı ve en önemlisi dış cephe mimarisi konusunda dünyada eşi olmayan şehirlerden biri. Şehrin ortasından geçen Nervion Nehri’nin üzerinde birçok köprü var. Kimi açılıp kapanıyor, sabit olanlar veya yüksek köprülere teleferik gibi arabalı vapur şeklinde bağlananları bile var. Bölgenin yeşili, ağacı ve doğal dokusu sizi cezbedip bırakmayacaktır. Bazı bölgelerin bitki örtüsü ve evlerin mimarisi bana Karadeniz Bölgesi’ni hatırlattı. Burayı yaz aylarında ziyaret etmenin daha anlamlı olduğunu düşünüyor, gelişinizi bir sanat, müzik ya da kültür etkinliğine denk getirirseniz seyahatiniz daha da anlamlı hale geleceğini düşünüyorum.

Yazarın Önceki Yazıları