Bir Yolu Seçmeyi Reddediyorsak, Başka Bir Yolu Seçiyoruz Demektir

01.03.2016 Salı


Bir ekip düşünün, standartların üstünde müzik yapıyorlar, üstelik yerlerinde durmuyorlar, harıl harıl çalışıyorlar, memleketi dünyanın dört bir yanında hep aynı hevesle, emekle temsil ediyorlar. Başlarında bir şef. Herkesin bankacı, işletmeci, şarkıcı olmak, yırtmak istediği bir dünyada, koskoca bir koronun başına geçmiş, her güçlüğe göğüs geriyor, kendine inanıyor, kendine inandırıyor.

Boğaziçi Caz Korosu’nun işini tutkuyla yapan meşhur Koro Şefi Masis Aram Gözbek’le buluştuk. Koroyu, içerdeki düzeni, yasakları, zor zamanları, hatta aşkı ve politikayı şefin gönlünden ve gözünden konuştuk.

 

Siz kimsiniz? Nerdensiniz, kaç kişisiniz?

Biz bir kısmı üniversite öğrencisi, bir kısmı yeni mezun ve çalışan otuz, otuz beş kişiyiz. Yaş ortalamamız yirmi dört. Hepimiz ülkenin dört bir yanında büyümüşüz ama İstanbul’da yaşıyoruz, başka şehirlerden koroya katılmak isteyen arkadaşlar da oluyor, çok istiyorlar, hafta sonları mutlaka gelirim diyorlar. Fakat bunun mümkün olmadığını sonradan kendileri de görüyorlar. Çünkü hakikaten çok sıkı çalışıyoruz, haftada iki gün muhakkak provamız var  ve çok sık konsere gidiyoruz.

En yaşlı koristiniz kaç yaşında?

Geçen sezon en yaşlımız otuz yediydi. Ama koro tarihinin en yaşlı üyesi sevgili Uğur Ağabey, o zamanlar (2012) kırk yedi yaşındaydı yanlış hatırlamıyorsam. Bu arada yaş için alt limitimiz yirmi.

Herkes profesyonel mi?

Aksine. Şu an otuz beş kişiysek, bunun sadece üçü veya dördü müzik öğrencisi veya öğretmeni. Herkes farklı disiplinlerden geliyor, biri mühendis, biri bankacı, öteki çalışmıyor falan. Bu pek bilinmiyor tabii. Dolayısıyla, Boğaziçi Caz Korosu’nu hep aynı seviyede tutabilmek için hepimizin ayrı ayrı çok çalışması ve her birimizin işini çok ciddiye alması gerekiyor. Çünkü koristlerin hemen hepsi dediğim gibi müzikal anlamda sıradan insanlar. Bu yüzden de koroda olmanın en önemli şartı yaptığımız işi hayatımızın merkezine koyabilmek.


Diyelim ki şahane bir sesim var, Boğaziçi Caz Korosu’nun kapısını çaldım, yeterli mi?

Yetmez. Bireysel bir iş yapmakla bir takımın parçası olmak çok farklı. Bireysel iş yaparken kendi hatanı kendin çekersin, başkasının hatasına tahammül göstermek zorunda olmazsın. Ama ekip içindeyken arkadaşının hatası da senin hatan oluyor ve bu hata bütün koroya mal oluyor. Bir provada, kırk kişide bir kişide bile sorun varsa, o gün orada müzik çıkmıyor. Takım uyumu, ruhu şart, buna elverişli olmaksa ilk şart.

Bu arada, “takım” demek “Beraber böylece duruyoruz ve ben kendi sesimi söylüyorum, onlar kendi seslerini söylüyor”dan çok başka bir şey. Hem müzikal hem sosyal anlamda kendi sivriliklerimizi yuvarlamamız ve birçok ödün vermemiz gerekiyor.

İyi ses tek başına yetmez dedin, takım ruhu şart dedin. Korist olmak isteyenlerin kafasında biraz daha net bir tablo çizmek adına, seçmelerinizi nasıl yaptığınızı anlatır mısın?

Iki aşamalı bir seçmemiz var. Öncelikle temel nitelikleri ölçüyoruz; duyum, ritmik melodik hafıza, genel müzikal algı gibi. Herhangi bir teorik bilgi aramıyoruz.

İkinci aşamada ise adaylara dört beş gün öncesinden repertuvarımızdaki parçalardan kesitler gönderiyor ve üzerine çalışmalarını istiyoruz. “Sen bas partisini çalış, sen sopranosun, sen soprano II partisini çalış, gel,” diyoruz. O gün geldiğinde ufak bir koro modeli oluşturuyoruz, adayımız kendi ses grubunu söylüyor, uyum sağlayabiliyor mu, kendi sesini ve parçayı takip edebiliyor mu, buna bakıyoruz. Çok az müzik bilen, kulağı vasat biri bazen çok sıkı çalışıp aşamayı geçerken, müzik bilen biri çalışmadan geldiği için söyleyemiyor ve geçemiyor.

Dolayısıyla, biz tastamam bir müzik bilgisi aramıyoruz. Hayatında hiç müzik eğitimi almamış, nota bilmeyen insanlar koroya dahil olabilirken yıllarca müzik eğitimi almış insanlar koroya dahil olamayabiliyor.

Hem koroda, hem seçmelerde, yani bu işe merakta kadın-erkek dengesi nasıl?

Erkek bulmak her zaman çok daha zor. Özellikle Türkiye’de erkeklerin ilgisi çok az. Bir koroya girip şarkı söylemek daha çok kızların hayali. Bu şartlarda, en az 3’e 2 oranını yakalamak gerekiyor, yani 24’e 16 gibi. Fark daha da açıldığında büyük bir dengesizlik oluyor.

Çok geziyorsunuz, çok sıkı çalışıyorsunuz, “İşi hayatımızın merkezinde tutuyoruz” diyorsun. Sirkülasyonun fazla olduğunu tahmin ediyorum. Girenler, çıkanlar, yapamayanlar…

Eldekilerle bu kalitede iş çıkarma çabamızın en büyük dezavantajı ne yazık ki bu. Sirkülasyon çok yüksek. Bu bizi gerçekten çok yoruyor, ben her sene neredeyse en baştan bir koro kuruyorum. Hem sene içinde hem sene sonuna doğru insanlar yoğun çalışma tempomuza uyum sağlayamayarak bırakıyorlar. Koristlerin ömrü en fazla altı, yedi ay sürüyor ve buna rağmen dünya çapında çok önemli başarılara imza atıyoruz.

Nasıl ayakta kalıyorsunuz, bu biraz da senin dik duruşun, ayakta kalışınla yürüyor sanki?

İnsanlar gidiyor, geliyor, bir sürü şey başımıza geliyor. Maddi, manevi büyük zorlukların altına giriyoruz. Daha yirmi beş yaşında bile değilken üç yüz bin liralık bir borcun altına imzamı attığımı unutamam mesela. Sana en zor zamanlarımızdan birini anlatayım; 2012’de üç tane dünyaca ünlü festivalden davet aldık, iki tanesi yarışmaydı. Sadece iki hafta kala sponsor kurum desteğini çekti. İnsanlar acayip düştü, “Gitmeyelim madem, neden hala her gün çalışıyoruz” noktasına geldiler. O zamanki koordinatörümüz Nilay beni bir akşam Taksim’e yemeğe götürdü ve bütün gece beni bu maceradan vazgeçirmek için dil döktü. Sonra ne oldu? Biz o masadan “Şimdi herkesi arıyoruz ve bulabildiğimiz kadar para topluyoruz, bu üç festivale de gidiyoruz!” diye kalktık.

Büyük delilikler!

Öyle!

Bir misyonunuz var mı Masis?

Elbette var. İlki, Türkiye’nin dört bir yanına çok sesli koro müziğini yaymak ve insanları bu müzikle tanıştırmak, buluşturmak ve onlara bu müziği sevdirmek. İkincisiyse, Türkiye’nin koro müziğini ve Anadolu kültürünü tüm dünyada en yüksek platformlarda, en üst seviyede temsil etmek. Bu ikisini de yoğunlukla yapıyoruz. Ve şimdiye kadarki başarılarımızın yüzde doksan beşini hiçbir destek almadan gerçekleştirdik. 

Azıcık başa dönelim, sizi metrodadaki videoyla tanıdık. Hikayesini anlatsana, “Biz bir meşhur olalım” mı dediniz?

Metro videosundan önce de tanınıyorduk aslında. Üniversitelerden davetler almaya çoktan başlamıştık. Fakat elbette metro videosuyla bir kırılma noktası yaşadık. 2011 Temmuz’unda Avusturya’da yapılacak Dünya Koro Şampiyonası’na gitmek istiyorduk, maalesef bir sponsor bulamadık ve hakikaten hiç paramız yoktu. Mayıs olmuştu, hala bir yere varamamıştık. Her konser, her prova sonrası oturup ne yapacağımızı düşünüyorduk. En sonunda ilgi çekici bir video çekme fikri çıktı. Bir sabah dışarı çıktık, Kadıköy Evlendirme Dairesi’nden başladık, istasyonlarda, duraklarda, otobüslerde, iskelede, AVM’lerde, hemen her yerde, hiç durmadan yürüyerek şarkı söyledik. Metrodaki video da o gün çekildi.

Biz caza alışkın bir millet değiliz. Aslına bakarsan biz koroya da alışık değiliz, ancak sanat müziği, halk müziği  korolarını bilerek büyüdük.

Doğru, biz bir türlü halka inemeyen bir müziği çok keskin bir şekilde halkla buluşturmuş olduk. O mesafeyi ve kemikleşmiş algıyı keskin bir şekilde kırdık. İnsanlar koro denen şeyin ellerde klasörler, yanyana dizilmiş bir topluluktan daha farklı bir şey olabileceğini gördüler. İlla kapalı bir konser salonunda değil, her yerde, pat diye müzik yapılabileceğini ve üstelik bunun çokça eğlenilerek yapılabileceğini de...

Sosyal medyayla aranız pek iyi.

Evet, gerçekten öyle. Söylemeden geçemeyeceğim, dünyanın hiçbir yerinde Facebook’ta 258 bin takipçisi olan başka bir koro yok. 

Takipçilerinizden, sevenlerden istek şarkılar geliyor mu? Kabul ediyor musunuz?

Dünyadan bir koro örneği, performans örneği bulup da sosyal medya üzerinden bize gönderenler, “Bunu da yapsanıza” diyenler oluyor. İnsanlar hoşlarına gittikçe, dünyanın dört bir yanından koroları da araştırmaya başladılar. İstekleri, fikirleri elbette değerlendiriyoruz ama elimizden geldiği kadar. Hemen iki dakikada gitarla çalıp söylemeye pek benzemiyor bu iş. (Gülüyor.)

Yepyeni bir şey yaptınız. Örnek olduğunuzu düşünüyor musun?

Evet, bizden sonra dizilerde, filmlerde ve reklamlarda sıklıkla akapella müzikler kullanılmaya başladı. Türkiye'deki koro camiası ve kültür sanat camiası adına büyük bir yol açtığımızı düşünüyorum. Bence bir on, yirmi yıl sonra özellikle koro camiası adına yaptığımız işin anlamı daha fazla ortaya çıkacak. Bunu mutlaka birileri yapacaktı, ama biz vesile olduğumuz için çok mutlu ve gururluyuz.

İsminiz Caz Korosu ama sadece caz söylemiyorsunuz, repertuvarda neler var, neye göre belirleniyor?

Uluslararası festival ve yarışmalara sıklıkla katılıyoruz ve Türkiye’den yurt dışına giden bir koro olarak caz söylemenin mantığı bir yere kadar. Kendimizden bir şeyler götürmek lazım tabii. Dolayısıyla zaman geçtikçe repertuvarımıza çok sesli türkü düzenlemeleri, çağdaş Türk bestecilerinin koro eserleri, rönesans ve barok dönem eserleri ve yine dünya literatüründen yaşayan bestecilerin eserlerini de ekledik. Repertuvarımız böylece zamanlara ve durumlara uygun olarak genişlemiş oldu.  

Günün sonunda şef sensin. Karar mercii sensin. Bir yasaklar listen var mı? Veya yapmalı/yapmamalı, olmazsa olmazlar? İçerde nasıl bir düzen var?

Son sözü ben söylüyorum evet, ama mutlaka herkesin fikrini alıyor ve değerlendiriyoruz ama her konuda değil tabii. Çünkü her konuda bunu yapmaya zaman yok ve böyle bir işe kalkışsak ipin ucunu yakalayamayız. Günde neredeyse yüz tane irili ufaklı karar almak durumundayım ve bunların arasında koroya danıştığımız şeyler de var. Bunlar daha büyük çaplı mevzular. Öte yandan bu bizim formalite icabı yaptığımız bir şey de değil, herkesin fikrini sahiden önemsiyoruz, belli toplantılarımız var, ayrıca bir şey söylemek isteyen bana her zaman gelebiliyor.

Ayrıca korodaki düzeni korumak adına geliştirmiş olduğumuz bir puan sistemimiz var. Provaya nota getirmemiş olmak, geç kalmış olmak, katılamadığın prova veya konserin eksi olarak işlendiği, aynı zamanda ekstra sorumlulukların, çeşitli örnek davranışların ve başarıların da artı olarak haneye düştüğü bir sistemimiz var. Bunlar doğrultusunda kesin yaptırımlarımız var. Mesela, devamsızlığı çok olan bir korist bir sonraki konsere çıkamaz gibi. İnsanlar koroya girdiği zaman bu hassas konuları onlarla en başından çok detaylı bir şekilde konuşuyoruz. Fakat elbette ki bunlar son sözler değil, kendi koyduğumuz kuralların kölesi olmayı hiçbir zaman doğru bulmuyoruz.

Bununla beraber, özellikle yarışma, festival zamanları kola, fanta, soda ve diğer gazlı içecekleri içmek, çikolata, şeker, acı, aşırı baharatlı şeyler yemek yasak. Bütün bir yıl hazırlandıktan sonra, performans öncesi kimsenin midesinin bozulmasını, sesinin kısılmasını istemeyiz.

Peki ya aşk, koroda aşk yaşamak özgür mü?

Elbette özgür. Fakat yarışma, festival zamanı herkes kendi odasında kalır. Bir turneye gittiğimizde on yıllık sevgililer bile ayrı odalarda yatarlar. Asıl mesele insanların aynı odada kalması değil, mesele, ucu çok rahat esnetilecek konularda bizim çok net sınırlar çiziyor olmamızın gerekliliği.

Bu işten para kazanıyor musun?

Ben dahil herkes Boğaziçi Caz Korosu’nda sıfır liraya çalışıyor. Hepimiz gönüllüyüz.

Nasıl geçiniyorsun?

İki koroda daha çalışıyorum, bu iki koroda ücretli çalışıyorum. Onun dışında da çok lüks bir hayatım yok zaten, çalışmaktan fırsat kalmıyor genellikle.

Zor bir prova gününüzü anlatsana bize, hiçbir şey yolunda gitmiyor ve çok önemli bir konser var. Ekibi iyi olacağınıza inandırmak zorundasın. Hislerini merak ediyorum. Ve çabanı…

Bu, sahiden çok zor bir şey. Hatta koro şefliğinin en az yüzde yetmişi belki de bu diyebilirim. Müzikalite ve yönetim dışında, o iç denge ve motivasyonu sağlamak. Çok önemli. Mesela, koroya hiçbir zaman yalnızca cesaret vermem, hiçbir zaman da sadece bağırıp çağırmam, azarlamam. Bu iki farklı tavrı da çok hassas bir denge içinde tutmak gerekiyor, özellikle yoğun festival zamanlarında. Kantarın topuzu biraz bu tarafa kaçarsa rehavet başlıyor, biraz şu tarafa kaçarsa özgüven azalıyor, verim alamıyoruz. Dolayısıyla denge çok mühim. 

Provadayız ve bir parça bir türlü olmuyor diyelim, içimden eyvah demeye başlarım fakat ben istemediğim sürece endişem dışarıya asla çıkmaz. Ümitsizliğe kapıldığım zamanlar çok olur ama bunu koroya kesinlikle yansıtmam. Onlara yansıttığım tek ve en önemli şey, ne olursa olsun sonuna kadar gitmek. Yılmamak. Bu koronun bu günlere gelmesinin bir kaç anahtar kelimesinden bir tanesi budur. Her ne olursa olsun, vazgeçmemek.

Ayrıca, her zaman farklı yöntemlerle yaklaşmak gerekiyor, “bir de şöyle deneyelim, bir de böyle deneyelim” gibi. Bu da tamamen senin mesleki bilgine, hakimiyetine ve yaratıcılığına bağlı. İlgiyi içerde her daim diri tutmak lazım. Kısacası zor durumda önce kendin panik olmayacaksın sonra koronun panik olmasına kesinlikle engel olacaksın. Ama olmadığı zaman da açıkça, “Olmadı arkadaşlar” diyeceksin. Ardından da, “Yapacağız arkadaşlar, bir şekilde halledeceğiz." Beyninin vızır vızır çalışması lazım. Kısacası vermekten ve denemekten hiçbir zaman erinmeyeceksin!

Tüm bu süreçte bir politik duruşunuz oldu, bu bir tercih miydi?

Evet, politik bir duruşumuz var. Aşağı yukarı hepimiz aynı hayat görüşünü benimseyen ve bireysel olarak kendimizi ifade etmeyi seçen insanlarız. Artık büyük bir rahatsızlığımız varsa, hayatımıza ciddi anlamda müdahale edildiğini düşünüyorsak bunu dile getirmek isteriz. Lisedeki çok değerli tiyatro hocam Ali Kırkar'ın hiçbir zaman unutmayacağım bir lafı var. “Sanat söyleyecek sözü olanın işidir.” derdi. Sanat, çağlar boyu yönetenlerin her zaman korktuğu bir şey olmuştur. Çünkü sen bağıra çağıra kimseye dinletemeyeceğin bir lafı, bir tiyatro salonunda belki sekiz yüz kişiye birden, sakin bir cümleyle söyleyebilirsin. Dolayısıyla sanat bizim en kuvvetli silahımız aslında. Yönetenler bunun farkında ama halk pek değil, sanata daha çok “iyi vakit geçirme aracı” olarak bakıyor. “Savaş zamanı, yas zamanı konser mi olur” diye kurulan cümlelerin sebebi biraz da bu.

Biz, sanatın etki gücünün ve sanatla başarabileceklerimizin her zaman farkında olmaya çalışıyoruz. Bu farkındalığımızı da içinde bulunduğumuz ve beslendiğimiz bu toplumla paylaşmayı her şeyden daha fazla önemsiyoruz. Siyasal bir topluluk asla değiliz, hiçbir tarafın askeri veya dostu da olmayacağız. Fakat eğer bir yolu seçmeyi reddediyorsak, başka bir yolu seçiyoruz demektir. Bu yüzden de net bir politik duruşumuz var, her zaman da var olacak. “Ben politik değilim” diyen biri bence Türkiye'de yaşamıyor olmalı.

*

Korist Olmak İsteyenlere,

Boğaziçi Caz Korosu, Nisan’da Belçika’da, Mayıs’ta ise İsviçre’de dünyanın en prestijli koro yarışmalarında Türkiye’yi temsil edecek. Bu büyük heyecana ve gurura ortak olmak, Boğaziçi Caz Korosu’nun koristi olmak isteyenler seçmeleri koronun Facebook sayfasından takip edebilirler.

*

Fotoğraflar ve Styling: Harika Özcan

"Yücel Kültür Vakfı’na teşekkürlerimizle”