Ceylan Ertem'le Askıda Ne Var?

29.01.2016 Cuma

Bir düşüncenin fikre, fikrin toplumsal faydaya dönüşmesi ne güzel, ama ne zorlu bir yolculuk! Askıda Ne Var da böyle doğdu, büyüdü, daha da büyüyecek. Üniversite öğrencilerini kucaklayan bu güzel projenin yaratıcısı Oğuzhan Canım ve projenin en büyük destekçisi sevgili Ceylan Ertem'le konuştuk: Birbirimizi sevmeye, sahip çıkmaya ve unutmamaya dair. 

Önce Oğuzhan Canım projeyi anlatıyor, sonra Ceylan Ertem'le ve onun akla, gönüle esin veren, iyi gelen sözleriyle devam ediyoruz.

Oğuzhan, nedir bu “Askıda Ne Var”?

Askıda Ne Var, üniversite öğrencilerine yemek, kıyafet, tiyatro bilet, konser bileti, kitap, dergi gibi ürün ve hizmetleri ücretsiz sağlayan bir sosyal girişim. Yemek dağıtımını restoranlar aracılığıyla sağlıyoruz, gönüllüler üye restoranlarda üniversite öğrencilerine yemek ısmarlayabiliyor. Diğer saydığım ürünleri ise Twitter @askidanevar hesabımız üzerinden dağıtıyoruz.

Fikir sende nasıl doğdu? Askıda şu an ne var, nerelere geldiniz?

Bir çocukluk hayalimdi, güzel işler yapayım, faydalı işler yapayım istiyordum. Osmanlı’dan gelen askıda ekmek sistemini duyunca bunu günümüz dünyasına nasıl uyarlarım diye düşünürken Askıda Ne Var web sayfasını hazırladım. Projeyi gören birkaç gazete haber yaptı, üzerine Tübitak’tan Bilgi Üniversitesi’nden İTÜ’den ödüller aldık. Sonra sağ olsun Ceylan Ertem en büyük desteği verdi. Bugün de yanımızda olmasından ne kadar duyarlı bir sanatçı olduğu zaten ortada. Onun ardından tiyatrolar da destek olmaya başladı ve Ocak 2016 da sadece bir ayda 3 bin 655 tiyatro ve konser bileti, 200 kitap, bin 500 yemek, 50 sergi bileti vs. ürünleri dağıtabilecek güce ulaştık. Şimdilerde bir mobil uygulama üzerine çalışıyoruz, artık gönüllüler cep telefonlarından tanımadıkları bir üniversite öğrencisine yemek ısmarlayabilecekler. Önümüzdeki ay mobil uygulamanın da lansmanını yapmayı planlıyoruz.

Aslında yerleştirmek istediğin bir şey var; bir yenilik. Ya da eskiden yapılan bir şeye yeniden can vermek?

Eskiden beri süregelen bir uygulama “askıda” sistemi, fakat biz modernize edip sayılabilir ve takip edilebilir hale getirdik. Sosyal etkisini artırabilmek için reklam gücünden faydalandık. İnsanların tanımadıkları ve belki hiç tanımayacakları bir üniversiteliye yemek ısmarlaması çok keyifli bir şey. Bunun yanına sosyal aktiviteleri de ekleyince inovatif bir ürün yaratmış olduk.

Bir fayda yaratmak için emek, vakit ve daha fazlasını veriyorsun, peki gördüğün kadarıyla toplumsal duyarlılığımız ne safhada?

Çok zor bir soru… Bazı noktalarda sınıfta kalıyoruz, betonlara çakılıyoruz, bazı noktalarda ise halen çiçek gibiyiz, umut vaad ediyoruz. Birincisi bizleri televizyonlar mahvetti, mahvediyor. Çok ciddi bir dejenerasyon söz konusu, herkes kendisinin empati noktasında yüksek bir algıya sahip olduğunu sanıyor ama inanılmaz bencil bir toplum haline geldik. Birbirimizi göremiyor, birbirimizin ihtiyaçlarını anlayamıyoruz, karşılanmayan beklentilerimiz de bizi daha fazla mutsuzluğa ve yalnızlığa sürüklüyor. Bu söylediklerim dağınık gibi görünse de aslında bir silsile halinde bütünlük içerisinde. Nihayetinde geldiğimiz noktada duyarlılığımızı da toprak altında bırakmış, yolumuza bu şekilde devam ediyor haldeyiz. Hangi noktada çiçek gibiyiz dersen; gençlerden umutluyum, o ışıldayan gözlerden, taze zihinlerinden…

Bu işte ortakların, gönüllüler, platformu ayakta tutanlar kimler?

Giderleri, sahibi olduğum reklam ajansının gelirleriyle karşılıyorum. Ayrıca proje için gönüllü çalışan üniversite öğrencisi dostlarım var, proje kurulduğundan beri benden bile daha çok emek eden ve şu an proje yöneticisi olarak çalışan arkadaşımın ismi Betül Özyılmaz, ekipteki diğer cengaver dostlarım; Sercan Özen, Turgut Arısoy, Ceren Altunsoy, Zeynep Seven. Tüm projeyi şu an bu ekip sürdürüyor, onlara bir de buradan teşekkür etmek isterim.

Bireysel destek de kabul ediliyor mu?

Bir sponsor arayışımız var fakat bireysel destek kabul etmiyoruz. Sosyal fayda yaratmanın peşinde olan, tek derdi para kazanmak olmayan duyarlı bir şirket bulursak işbirliği yapma niyetimiz var.

GÜNDÜZLERİ ÇEŞME BAŞINDA, AKŞAMLARI ROCK STAR

Ceylan Hanım, sizin üniversite hayatınız nasıl geçti, zor zamanlarınız oldu mu?

Hastalıklarım sebebiyle uzun süre bir yerde duramıyordum. Bu yüzden ben üniversite sınavına liseden mezun olduktan ancak dört yıl sonra girebildim. Bu arada, Akademi İstanbul ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi gibi girişte üniversite sınavına gerek duyulmayan okullara gittim. Alper Maral’la Borusan Müzik Kütüphanesi’nde karşılaştık, bana Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Müzikoloji bölümü sınavına girmemi önerdi. Ben ilk kez üniversite sınavına girdim, yarım saat içinde çözebildiğim kadar soru çözüp çıktım. Dışardaki veliler “Ah yavrucak yarım saatte çıktı” diye üzülürken, annemler “Ceylan yarım saat bir yerde durabildi” diye seviniyorlardı. Yıldız Teknik Üniversitesi Duysal Tasarım’a birincilikle girdim. Sonra okulu yarım bıraktım.

Öte yandan üniversite yıllarında bir sürü insan aynı evde kalıyor, zorluklarla baş ediyorduk. Faturaları ödeyemeyince, kesilen sular nedeniyle apartmanın çeşmesinde bulaşık yıkıyorduk. Üstüne ben, akşamları gidip sahnede şarkı söylüyordum. Beni sahnede izleyen arkadaşlarım bu ikili hayatımla dalga geçerdi. Düşünsenize gündüzleri çeşme başında çamaşır yıkayan kız, akşam sahnede rock star!

Ama iyi ki o günleri de yaşadık; insan zorluk yaşayınca her şeyin kıymetini anlıyor. Biz bir sürü arkadaş aynı odada, yatağa sıkışıp birbirimize hikayeler anlatır, müzikler çalar ve filmler izlerdik.  Böyle büyüdük…

Askıda Ne Var’dan nasıl haberdar oldunuz?

Bir restoranda gördüm, hemen ilgimi çekti, “Bu nedir?” dedim. “Öğrenciler için yemek fişi bırakabiliyorsunuz” demişlerdi, çok hoşuma gitti ve ben de hemen bir fiş bıraktım.

OC:Sonrasında Ceylan Hanım’a ben bir tweet atıp, konserleri için bilet bırakabilir mi, diye sordum.

CE: Sonra her konserde üç bilet, dört bilet vermeye başladık ve projeden pek çok arkadaşıma bahsettim, onlar da katıldılar. 

Verdiğiniz destek size ne hissettirdi?

Öğrenciyken bir yemek parasının bile bazen ne kadar zor bulunduğunu bildiğim gibi, bir konser, tiyatro bileti parasının da ne büyük zorlukla kazanıldığını iyi biliyorum. Mesela biz gece onikiden sabah dörde kadar çalardık ve üç günlük mutfak masrafımız ancak çıkardı. Hatta bir keresinde babam ayakkabı almam için para göndermişti, ev arkadaşlarımın da ufak tefek paralarını birleştirerek o ay bir sanatçıyı sahnede dinlemeye karar verdik. Ortak bir isim belirledik: Kubat. O gün gelince önce mekanı arayıp girişin ücretli olup olmadığını kontrol ettik. Ücretsiz olduğunu öğrenince gönül rahatlığıyla içeri girdik. Meğer o müzik başlamadan önceki girişmiş. Biz de arkadaşlarla yedik içtik, coştuk, eğleniyoruz. Bir anda ben şüphelendim, gittim sordum, tahmin ettiğim gibi para vermemiz gerekiyormuş. Tabii o kadar paramız yok! Babamın ayakkabı almam için verdiği para vardı elimizde sadece. O arada biz para denkleştirme derdine düşmüşken, mekan sahibi bize üzüldü. Kubat’a haber verdi. O gece bizden para almadıkları gibi, ikramda da bulundular.

Başka toplumlar kalkınırken üreterek, yaratarak, sanatla eş zamanlı olarak bunu yapıyor. Bizdeyse sanat hep en arka planda, hep alaşağı ediliyor.  Bir gün bizde de sanatın gerçek sırası gelecek mi sizce?

Bence gelmeyecek. Müzisyen arkadaşlarımızla kendi aramızda çok konuşuyoruz. Ve uzun uzun dertleşmelerimiz, konuşmalarımız sonunda hep diyoruz ki; insanların evlerine bombalar atılıyor, biz burada nelerden bahsediyoruz? Şu an kişisel hayatımla ilgili hiçbir konuda dert yanamıyorum. Çünkü memlekette bir iç savaş var ve masum insanlar öldürülüyor. Müzisyen olarak benim elimden gelen tek şey, sevdiğim şeyleri yapmaya, konuşmaya ve anlatmaya devam etmek. Bir tane bile genç insan gelip “Ben de hayvanları çok seviyorum ve artık onları yememeye karar verdim” derse veya öteki gelip “Ceylan Abla ben de müzisyenlere saygı duyuyorum ve konser dinlemenin bir adabı olduğunu öğrendim” derse, bir başkası Erdal Eren kim, Hrant Dink kim bilirse bu benim için neredeyse yeterli. Bunun dışında elbette hepimiz gibi ben de kendimi çok çaresiz hissediyorum. Ve sanırım bütün bunlar yaşanırken sıra müziğe, sanata gelemeyecek…

OKUDUĞUMUZ KİTAPLARLA HAVALIYDIK

Sanatın, yaratmanın ve üretmenin yaşamlarımızdaki yeri aslında nerede olmalıydı?

Biz eskiden okuduğumuz kitaplarla, gittiğimiz tiyatro oyunlarıyla, dinlediğimiz müziklerle ve sanatçılara saygımızla birbirimize hava atardık. Kitaplığında ne kadar çok kitap varsa o kadar havalıydın. Bir konseri ne kadar can kulağıyla dinliyorsan o kadar havalıydın. Şimdi gençler, maddi manevi sahip oldukları nelerle birbirlerine övünüyorlar merak ediyorum. Demek istediğim, sanatın yeri çok daha önemli olmalıydı.

Tüm bu hayhuy içinde siz toplumsal duyarlılığımızı nerede görüyorsunuz? Birbirimize sahip çıkabiliyor muyuz?

Hafızası kuvvetli bir toplum değiliz! O nedenle konserlerimin sonunda “Unutma, unutma!” diyorum. Çünkü unutulmak dokunur ya hani her insana. Sadece “Ötekileştirme”, “Hepimiz eşitiz”, “Irkçı olma” dedikleri için insanlar öldürülebiliyor, hapse atılabiliyor. Gazeteciler, yazarlar hapse girdiği için mutlu olduğumuz zamanlardayız; neyse ki hapisteler, öldürülmediler diye avunduğumuz günler yaşıyoruz. Ne acı!

Bana birileri Sivas’ı öğretti, ben bilmiyordum. Erdal Eren’i Deniz Gezmiş’i öğretti. Bilmiyordum. O yüzden ben de birilerine öğretiyorum şimdi. Ama, Gezi’yi, Suruç’u, Soma’yı, Cizre ve Dağlıca’yı bizler yaşadık. Unutmamamız lazım, çünkü dediğim gibi eminim ki unutulanlara bizim unutuşlarımız çok dokunuyor.

SANAT ŞİFADIR...

Öğrencilere, gençlere bizim aracılığımızla söylemek istedikleriniz var mı?

Bu zor zamanlarda, yas durumlarında o güzel gözlü öğrenciler emin olsun ki, sanatçılar, müzisyenler, dansçılar, oyuncular, ağızlarını açacak, kollarını kaldıracak hal bulamıyorlar. Fakat yine de herkes gibi yaptıkları işe devam etmek, çalışmak, sahnelerine geri dönmek zorundalar. Öğrencilerden isteğim, oradaki samimiyete inanmaları, müziği, tiyatroyu dansı eğlence olarak değil bir isyan, bir başkaldırı, bir şifa olarak görmeleri... Çünkü biz onlarla bir araya geldikçe şifa buluyoruz. Ben onların da gözlerinden bunu okuyorum. Onlar da konserden ayrıldıktan sonra kendileri için, memleket için, arzu ettikleri, hayalini kurdukları şeyler için ayağa kalkacak hali, enerjiyi buluyorlar kendilerinde. Gençler kahkaha atmayı asla unutmasın. Dans etmeyi unutmasınlar. Ağıtlarla, ninnilerle, eğlenerek gülerek, göbek atarak, çiftetelli oynayarak ve gerekirse ağlayarak, sevdikleri yazarın, şairin, oyuncunun, şarkıcının yanında olsunlar. Birbirimize ihtiyacımız var.

Umut var mı?

Çoğu insan unuttu sevgiyi… Hep eleştiri, hep nefret... Son albümümün zarfının içine şunları yazdım: “Hey çocuk! Üretmelisin! O zaman yermeye ve yuhaya vaktin kalmayacak. Üstelik emeğin değerini anlayıp, meyve veren ağacı taşlamaya utanacaksın.” O yüzden Neşet Ertaş’ın türküsünü çalıyoruz; “Sevgisiz gönüller gülmüyor canım.” Sevmeyi, saymayı ve değer vermeyi unutanların tekrar, hiç bilmeyenlerinse acilen öğrenmesi gerek. Ve her şeye rağmen umut hep var…

 

*

Fotoğraflar: Berkay Gülüm