“Çıkış noktamız insan ve doğa”

Murat Karamancı Öğrenci Merkezi’yle Avrupa Çelik Tasarım Ödülleri kapsamında Mükemmellik Ödülü alan Ahmet Alataş, projelerini geliştirirken insan ve insanın doğayla kurduğu ilişkiyi baz aldığını söylüyor

07.10.2017 Cumartesi Güncelleme : 07.10.2017-2:30 Cumartesi
ÖZGE KARA /( ozge.kara@milliyet.com.tr

Geçtiğimiz yıl Murat Karamancı desteğiyle Robert Kolej kampüsünde öğrencilerin neredeyse tüm ihtiyaçlarını karşılayabildiği Murat Karamancı Öğrenci Merkezi’ni tasarlayan mimar Ahmet Alataş, bu projesiyle Avrupa Çelik Tasarım Ödülleri kapsamında Mükemmellik Ödülü aldı. Kazandığı ödülün yaratıcı işler yapan herkes için motive edici olduğunu düşünen Alataş, projelerinin merkezine insan ve insanın doğayla kurduğu ilişkiyi koyuyor. Ahmet Alataş’la bir araya gelip hem kazandığı ödülden hem de projelerinin üretim sürecinden konuştuk.

Murat Karamancı Öğrenci Merkezi ile Avrupa Çelik Tasarım Ödülleri kapsamında Mükemmellik Ödülü kazandınız. Öncelikle proje olarak bu merkez sizin için ne ifade ediyor?

Robert Kolej’in bir yemekhaneye ihtiyacı vardı. Kampüs içindeki çadır konstrüksiyonun olduğu yerde, çadırın kontürleri içerisinde kalarak yemekhane yapılması için açık bir çağrıda bulundular. Biz bu projeyi sadece bir yemekhane olarak değil bir öğrenci merkezi olarak tasarlayıp okulun birçok ihtiyacını burada karşılayabileceğimizi düşündük ve bunu sunduk. Bunu yaparken de yapısal bazı öngörülerimiz vardı.

“Binaların ruhları var”

Ne gibi?

Ekonomi ön plandaydı, çok büyük bir bütçe yoktu elimizde. Bu da bizim avantajımız oldu. Yeni yapılacak yapıya yeni bir konstrüksiyon üretmektense mevcut çadır konstrüksiyonunu güçlendirerek kullanmayı denedik. İhtiyacımız olan mimari elemanları mevcut konstrüksiyonu güçlendirebilecek elemanlar olarak tasarlayıp hem tasarruf hem de bu konstrüksiyonun tekrar kullanılmasına olanak sağladık.

Yaratıcı işlerle uğraşan kişiler için bu tarz ödüller nasıl bir öneme sahip?

İçinde bulunduğumuz ortamda almış olduğumuz bu ödülün ve Avrupa ile Türkiye arasında belli alanlarda devam eden işbirliğinin tüm yaratıcı insanlar için ilham verici, cesaretlendirici ve motive edici olduğuna inanıyorum.

Çelik tasarım alanında Türkiye ne durumda sizce?

Türkiye çelik tasarımı yeni yeni öğreniyor diyebiliriz. Çelikle çalışan mimarlarımız var; fakat mühendislik alanında Türkiye biraz geriden geliyor. Çelik ile tasarlanan yapılarda mimarların detay anlamında yeteri kadar bilgi ve talebi olmadığı ve mühendislerin proje geliştirme şartları sebebiyle Türkiye’de bu alanda kendini gerçek anlamda geliştirmiş az sayıda mühendislik ofisi var. Çelik daha hafif, daha zarif, içine daha fazla ışık geçiren, esnekliği daha fazla olan yapılar yapmak için güzel bir araç. Fakat Türkiye’deki birçok çelik yapıya baktığımda çeliğin malzeme olarak bu avantajlarından faydalanılmadığını düşünüyorum.

Yeni projeler yaratırken mimari ve estetik kaygıların yanı sıra ne gibi konulara dikkat ediyorsunuz?

Bizim projelerimizin ana çıkış noktası insan ve insanın doğayla ilişkisi oluyor. Bizim için önemli olan bir binanın içindeki yaşantı. Ben binaların ruhları olduğuna inanıyorum. Siz bir yapının içine girdiğinizde size hissettirdiği bir duygu var ve ben insanların daha iyi çalıştıkları, daha iyi ürettikleri, daha mutlu oldukları, aynı zamanda çevresine de daha olumlu etki eden yapılar yapmaya gayret ediyorum.

Peki sizi heyecanlandıran yeni bir projeniz var mı bu ara?

Demirören’le yaptığımız bir konut projesi var. Daha önce denenmemiş bir konut yerleşim modeli üzerinde çalıştığımız için bana heyecan veriyor. İnsanların yaşantısına olumlu bir etkisi olacağına inandığımız bir model bu. Normalde tekil evler, apartmanlar falan vardır. Bunların hiçbirisi olmayan, insanlara müstakil evde yaşıyor hissi veren ama belki de bir apartman kadar kompakt bir sistem üzerine konuşuyoruz.  

“Yaptığımız işten biz mimarlar sorumluyuz”

Özellikle İstanbul söz konusu olduğunda doğayla iç içe bir yapı tasarlamak mümkün mü gerçekten?

İstanbul’da inşa edilen yapıların yüzde 80’inden fazlası satılmak için inşa ediliyor. Satılmak için yapılan yapılar genelde ticari bir metaya dönüşüyor. Bu noktada doğru bir şey yapmak çok zor. Fakat bence daha kaygı verici nokta şu: Bugün bir doktorun para kazanmak için doktorluk yapması fikri nasıl ürkütücüyse mimarların para kazanmak için mimarlık yaptığı bir dünya da o kadar kötü. Evet doğru, binalar satılmak için yapılıyor ama yaptığımız işten biz mimarlar sorumluyuz. Biz yaptıklarımızı doğru yaparsak o zaman ortaya çıkan şeyler de bugünkü İstanbul gerçeğinde bile çok farklı olur.

Sizin ofisiniz bunun en güzel örneklerinden biri olsa gerek.

Burası 10 dönümlük bir arazi. Biz burada besleniyoruz. Kendi sebzelerimizi üretiyoruz mesela, tavuklarımız, ördeklerimiz var. Yan taraftaki serayı yenileyip öğrenciler için bir atölyeye dönüştürmek ve öğrencilerin deneyim kazanmaları gereken konularda onlara derinlik kazandırabilecek bir yer yaratmak istiyoruz.

Peki İstanbul’da gayrimenkul piyasasının gidişatını nasıl yorumluyorsunuz?

Üretime değil tüketime dayalı bu sistemi doğru bulmuyorum. Ancak nüfus artışı bu şekilde devam ettiği sürece de, neticeleri olumsuz dahi olsa sürdürülebilir olduğunu düşünüyorum.  

SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİMİZ