Derya Özçelik / Uzman Psikolog Yaşam ve Psikoloji Tüm Yazıları

NEDEN EVLİLİK?

 

Türkiye nüfusunun her sene binde 8’i medeni durumunu değiştiriyor, evlilik kurumu altında hayatını biriyle birleştiriyor. Bunlar sadece her sene yeni evlenenler. Hali hazırda evli olanlar zaten nüfusun yüzde 60’ını oluşturuyor. Yani her sene, yüzbinlerce insan evliliğe girme ya da çıkma eylemiyle meşgul oluyor. Açıkçası, müthiş bir sirkülasyon var meselede.

Peki ne var bu meşguliyetin ardında? Neden insanlar yüzbinlik kitleler halinde bir şeyin peşinden gidiyor? Neden boşanma riskine rağmen, insanlar evlilikten vazgeçmiyor? Nedir bütün bu meseleyi bu kadar çekici hale getiren?

Insanın kendisine bakalım mesela önce. Tüm gelişim kuramları bize ergenliğini tamamlamış bir insanın önünde tamamlanması gereken bir gelişimsel görev olarak yakın karşı cins ilişkileri kurabilmeyi gösteriyor. (Gelişim kuramları, eşcinsel birliktelikleri fazla dikkate almıyor evet, ama artık biliyoruz ki, mesele karşı cinsle olması değil, romantik bir ilişki olması.) Yani bu demek ki, bir insan ergenlikte fiziksel ve ruhsal gelişimi ile ilgili önemli değişimlerden geçecek, yetişkinliğe adım atacak ve artık burada yetişkin bir birey olarak bir romantik ilişkiden, bir partnerden, sevip sevilmekten neler beklediğini araştırıp bulmak üzere hazır olacak.

Ergenliğin bitimi ve yetişkinliğe adım atışla birlikte insan hayatında yakınlık ve birliktelik önem kazanmaya, bu doğrultuda da arkadaşlıklar ve romantik ilişkiler önemli yaşam alanları haline gelmeye başlıyor. Sevgi, bağlılık, birliktelik, aidiyet, ortaklık gibi kavramlar hayatın adeta merkezine yerleşiyor.

Kültürel değişkenler elbette değişken. Ancak evrensel olarak bakabileceğimiz bir kısmı var işin. O da insanın kendi hayat çizgisi içerisinde ilerlerken bir takım aşama ve evrelerden geçtiği. Işte genç yetişkinlik sevginin, yakınlığın, bir birliktelik kurabilmenin evresi.

Bir genç yetişkin, bu evrede kavrayıp anlaması gereken kavramları, çeşitli ilişki ağları içerisinde deneyimleyebilir elbette. Örneğin, arkadaşlarıyla ilişkisini sınar, kimin en kadar değerli ve kalıcı olduğunu anlamaya çalışır, yeni insanlar tanır, yetişkin hayatının başında olmasının bilinciyle geleceğe hangi ilişki yatırımlarını yapacağını araştırır. Yani mesele illa da romantik bir bağlılık, birliktelikte değil. Romantik olmayan, aşkla bağlanmayan ilişkilerde de genç yetişkin bağlılık, sevgi, birliktelik meseleleriyle yoğrulur.

Ama elbette işin içinde aşk da var sevgi de var. Bunun içerisinde sevebilme kapasitesini ve şeklini, sevilme hissini, bağlılığı, cinselliği, iletişim tarzlarını, nasıl yakınlık kurulacağını ve nice benzeri şeyi keşfetmek var. Bu keşif herşeyden önce bir ihtiyaç yani. Her genç yetişkinin doğal, psikolojik bir ihtiyacı. Bu ihtiyacı karşılama yolları ve şekilleri sonsuz çeşitlilik gösterebilse de, ihtiyacın ihtiyaç olduğu gerçeği değişmemekte.

Işin kişisel ve psikolojik ihtiyaç kısmı tamam. Peki toplumsal düzeyde neler oluyor?

Neticede evliliğin kendisi toplumsal bir süreç. Toplumsal ve sosyal normlar tarafından belirlenip yürütülüyor. Yasal, resmi, ilan edilen, kutlanan, devletin resmi makamlarından çeşitli aile üyelerine kadar bir sürü insanın dahil olduğu bir kurum. Yani neredeyse hiç de özel, kişisel falan değil. Iki kişi arasındaki mahremiyetten ibaret hiç değil. Bu yüzden bu toplumsal kısma bakmak ve iyi anlamak önemli.

Biraz evvel anlattığımız gelişimsel bakış açısına uygun bir şekilde, toplumsal söylem de evliliği gidişatın doğal parçası olarak görüyor. Evlilik, sadece bizim toplumumuzda değil, dünya üzerinde halen en öncü ve sarsılmaz kurumlardan biri olarak yer alıyor. Geçen senelerdeki İngiliz Kraliyet Düğününü hatırlarsınız. Tüm dünyada reyting rekorları kırabildi. Çünkü günümüz dünyasında hala evlilik ve kraliyet/aristokrasi en göz önünde, en kanıksanmış ve sarsılmaz kurumlar. Bu anlamda evlilik, kültürel değişkenler baki kalmakla birlikte, evrensel bir şekilde ‘önerilen’, ‘doğru gösterilen’ ve ‘yapılması uygun – hatta çok uygun’ olarak tanımlanıp algılanıyor. Yani toplum bize kısaca ‘evlen’ diyor.

Hayatın doğal bir parçası olarak görülüp yaşanıyor o zaman evlilik. Herkesin bir gün yaşayacağı bir şey. Son derece olağan, her insan evladı için geçerli. Bu doğallık vurgusu öyle enteresan yerlere gidiyor ki, adeta bir rota ve yöntem olarak yaşanıyor evlilik. Yani ilişki yaşamanın en doğru yöntemi de evlilik, hayatta çizilmesi önerilen rota da evlilik. Eğer yakınlık keşfedilmek isteniyorsa, ilişkisel yatırımlar deneyimlenmek isteniyorsa, o zaman bunun yolu ve yöntemi de evlilikten geçiyor. Hayatta varolup devam edebilmenin rotası da evlilik. Birey, insan, adam, kadın olmanın yolu da bir gün evlenmekten, aile kurmaktan, çoluk çocuğa karışmaktan geçiyor.

Toplumsal söylem ve kurallar bu anlamda çok net aslında. Sağlıklı olmak, birey olmak, ‘hayırlı bir evlat’ olmak, mutlu olmak, normal olmak için evlilik en önemli aşamalardan biri. Yani evlendiğiniz zaman, bunların hepsi olabilmek için önemli bir adım atmış oluyorsunuz. Biraz ileri gidersek, sağlıklı, normal, mutlu bir birey olmanın zorunlu yollarından biri evlilik gibi yansıtılıyor bile diyebiliriz. Peki o zaman insanlar zorla mı evleniyor? Zorla evlendirmenin türlü çeşidini gördüğümüz bir coğrafyada, bu soru elbette çok ironik. Ancak evliliklerin genelde böyle bir zorlama üzerinden gerçekleşmediğini neyse ki söylebiliriz. Ama zaten, ortada zorla yaptırılan bir durum olmamasına rağmen, herşey son derece doğal algılanıyor ve aksi zaten mümkün ve söz konusu değilmiş gibi yaşanıyor. Yani evlilikte reel bir seçimden söz etmektense, hayatın gidişatı içerisinde, başa gelen olağan ve aksi mümkün mü değil mi pek bilinmeyen bir evresi gibi söz edebiliyoruz belki de.

Tüm bunlara bakınca, her yıl yüzbinlerce insanın evlilik kurumuyla haşır neşir oluşu gayet doğal gözüküyor, öyle değil mi?

Demek ki yüzbinlerce insan bir dolu faktör ve hikaye ile bağlantılı olarak evliliğe bulaşıyor. Burada değindiklerimiz elbette en genel geçer olanlar. Insanların hikayelerini birebir dinlediğimizde ise, hikayeler çeşitleniyor.

‘İlişkimiz belli bir noktaya gelmişti’ belki de hepimizin en tanıdık olduğu tanımlama. Demek ki ortada bir ilişki var. Genç yetişkinin yukarıda bahsettiğimiz ihtiyaçlarını gidermek üzere deneyimlediği bir ilişkisi var. Bu ilişki gelişiyor ve evriliyor, çeşitli aşamalardan geçiyor, çeşitli ihtiyaçları karşılıyor. Sonra bir başka evreye geliyor ve burada da gündemde evlilik var.

İnsanların eş seçimlerini nasıl yaptıkları, neye göre eş seçtikleri de önemli bir soru aslında. Ama sürecin nasıl yaşandığına bakarsak, belki soruyu başka türlü sormak gerekir. Insanlar, evlenme kararı aldıktan sonra buna uygun bir eş seçmiyorlar genellikle. Iyi ki de seçmiyorlar. Genellikle hali hazırda öyle ya da böyle devam eden bir ilişki ve bir ‘romantik partner’ var mevcutta. Süreç genellikle, bu ilişkinin evrelerinin ne olduğu, bu ilişkinin evlilik aşamasına gelip gelmeyeceği ve evet bu partnerin ‘uygun eş’ olup olmadığı soruları üzerinden yaşanıyor.

Burada nelere bakıyor insanlar? Önce ilişkilerini irdeliyorlar bol bol. Nereden gelip nereye gittiğini, geleceğini nasıl gördüklerini, bugüne kadar hangi ihtiyaçları tatmin ettiğini, ne kadar doyum sağladığını, ne kadar ‘yolunda’ gittiğini, vb sorguluyorlar. Bununla çoğunlukla eş zamanlı olarak da mevcut partneri sorguluyorlar. Kendileri için ne kadar uygun olduğunu, ne kadar sevdiklerini ve sevildiklerini, benzerlik ve farklılıklarını, artılarını ve eksilerini inceliyorlar.

Işte tam burada hassas ve girift dengeler devreye giriyor. Hayat ve alınan kararlar hemen hemen hiç bir zaman bu iki sorgulamada verilen cevaplardan ibaret değil. Işin içerisine toplumun evlilikle ilgili öğretileri de giriyor, ailelerin evlilikle ve mevcuttaki ilişkiyle ilgili tutumları da, kişisel inanç ve beklentiler de, geçmiş deneyimler de… Bunların tümünün nasıl bir araya geleceği, nasıl harmanlanıp dengeleneceği kesinlikle bir formüle dayanmıyor. Her seferinde yaşayıp görüyoruz sonucu. Ama galiba, çok yüksek ihtimal, evlilik hep kazanan safta yer alıyor.