Ders aldığım anılarım - 4

Arkadaşlar, burada yazdıklarım ya bizzat şahit olduğum, ya da yaşayanı birebir tanıdığım olaylardır. Çapa Tıp Fakültesi'nde zengin olan çaycı hikayesi ise üniversitenin eski hocalarının hepsinin bildiği gerçek bir olaydır. Daha yazacak çok şey vardı ama birebir şahit olmadığım olayları (kalp ameliyatında yere düşen ve yedeği olmadığından mecburen kullanılan kalp kapakçığı hikayesi gibi) ve başıma bela açabilecek bir olayı yazmadım. Dertsiz başıma dert almamı da istemeyin.

SAĞLIKTA KAR ZARAR HESABI OLUR MU? OLUYOR...

Haberin Devamı

Yıllar önce (yaklaşık 18 sene olmuş) çalıştığım bir hastanede hastaların bekleme yerinde bir şikayet kutusu bulunuyordu. Kutuya hep şöyle dışından bir göz atardım, okunabilen bir şikayet var mı diye... Bir gün baktım, biri kutuya attığı kağıdı katlamamış ve yazdıkları cam kutu dışından okunabiliyor. Aynen şöyle yazmış hasta:

"Tam üç haftadır xxxx tahlilini yaptıramadık. Cihaz bozukmuş. Bir özel hastanede bir cihaz 3 hafta nasıl bozuk olur?"

Bu şikayet ilgimi çekti. Gerçekten özel hastanede bir laboratuvar cihazının 3 hafta bozuk olması normal değil. Ben de gittim laboratuvara, bu durumun sebebini sordum. Hastalardan biri böyle böyle şikayet kutusuna şikayetini yazıp atmış, hangi cihaz 3 haftadır arızalı diye sordum. Aldığım yanıt aynen şöyle oldu, "Hocam, cihaz bozuk değil aslında, çalışır vaziyette. Ama devlet sevki ile gelen hastalara aletin bozuk olduğunu söylüyoruz, çünkü devletin ödediği para bu cihazın giderinden az. Devlet sevkli gelen vakalarda bu cihazı kullanırsak zarar ediyoruz, biz de bu hastalara cihaz bozuk diyoruz, o tahlili yapmıyoruz."

Rüyamda görsem böyle bir olaya inanmazdım, kendi gözlerimle şahit oldum. Hasta var, cihaz çalışıyor, hasta özel hastaneye geliyor ve kasıtlı olarak o tahlil yapılmıyor. İnanılmaz bir olaydı. Bence ülkemizde sağlık sisteminde yapılan yanlışları çok güzel özetleyen bir olay. Bu durumu sorduğum bir hastane yetkilisi şöyle demişti, "Hocam, sosyal güvenlik kurumu hastanelerle paket anlaşma yapıyor. Paketteki tüm işlemleri yapmak zorundayız ama bazısından kar ederken, bazısından zarar ediyoruz. Bu yüzden zarar ettiğimiz testleri yapmıyoruz." Özel hastaneler devletin kamu hastanesiymiş gibi çalışıp bir yandan da kar etmeye çalıştıkça bu sorunlar hallolmaz. Sağlık harcamasından tasarruf olmaz. Bu olay dediğim gibi 18 yıl öncesinin olayı. Şimdi şehir hastanelerinde bu işler nasıl yürüyor bilmiyorum.

Haberin Devamı

----------------

DOKTORLARIN MESLEKİ RİSKLERİ HAKKINDA BİR ANI...

Bu olay benim başıma gelmedi. Çok samimi olduğum genel cerrahi uzmanı bir doktor arkadaşın başına gelmiş bir olay. Doktorların karşılaştıkları mesleki riskleri çok güzel özetliyor.

Bu genel cerrahi uzmanı arkadaşımın başında olduğu genel cerrahi yoğun bakım ünitesine durumu kritik bir aşiret reisi getiriliyor. Adam vurulmuş ve hayati riski varmış. Uzunca bir süre yoğun bakımda yatmış ve bir dizi ameliyat geçirmiş. Bu sırada yoğun bakımın kapısında 2 adamı sürekli nöbet tutmuş, hasta için gereken tıbbi malzemeleri hemen temin etmişler, bu arada yoğun bakımda görevli doktor, hemşire gibi çalışanların bir dediklerini iki etmemişler, her türlü yardımda bulunmuşlar. Doktorların, hemşirelerin yemekleri hep dışarıdan getirtilmiş falan...

Haberin Devamı

Aradan haftalar geçmiş; aşiret reisi iyileşmiş. Taburcu olacağı gün yoğun bakım çalışanları hemşire ve doktorlarla vedalaşmış.

Doktor arkadaşım hastasına geçmiş olsun dilemiş ve adamlarının her türlü yardımları için (her gün dışarıdan getirilen yemekler falan) teşekkür etmiş. "İki adamınız yoğun bakımın kapısından bir an olsun ayrılmadılar, sağ olsunlar çok yardımcı oldular bize" demiş.

Aşiret reisi doktorun kulağına eğilerek "Bana bir şey olsaydı, buradan canlı çıkamasaydım onlar seni vuracaktı" demiş.

...ve bu espri değil, buz gibi gerçekmiş.

Önemli not: Bu olaydaki doktor arkadaşım bir genel cerrahi uzmanıdır. Bu olaydan yıllar sonra bu kez başka bir hasta yakınlarınca çenesi kırılmış, o halde hastanın ameliyatına girmiştir. Bilinmeyen bir şeyi daha eklemeliyim. Bu son darp olayından bir hafta sonra stresten kalp krizi geçirmiştir.

Doktorluk, ülkemizde böyle bir şey işte. George Clooney'in oynadığı "Acil Servis" dizisindeki gibi değil.

-----------------

ADALETİN BU MU DÜNYA!..

İhtisasım sırasında bir hafta sonu (Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde) acile çağrıldık. Hafta sonu nöbetleri blok tutuluyordu (cuma-cumartesi-pazar). Yani cuma sabahı hastaneye gelirsiniz, pazartesi günü mesai sonunda gidersiniz. O pazar sabahı acile indik ve elinde kesikler olan bir hasta gördük. Ellerinde tendon kesileri olduğundan mutlaka yatış yapması ve ameliyathanede onarılması gerektiğini söyledik. Hasta, bir sosyal güvencesi olmadığından, üniversite hastanesinin masraflarını da karşılayamayacağından devlet hastanesine sevk edildi.

Aradan bir kaç saat geçti. Tekrar acile çağrıldık.

Acile indiğimizde karşımıza yine aynı hasta çıktı, ama bu sefer yanında 2 tane de jandarma vardı. Meğer bu adam o sabah bir kavgaya karışmış ve bir kaç kişiyi bıçaklamış. Hastaneye ellerindeki kesikler sebebiyle ilk geldiğinde yatış yapamamıştı. Daha sonra biz devlet hastanesine sevk edince yolda jandarma tarafından yakalanmış, tutuklanmış. Cezaevinden sevk alıp gelmiş. Adam, cezaevi sevki ile paşalar gibi üniversiteye yatış yaparak ameliyatını oldu.

O dönem, sıradan biri, sosyal güvencesi olmadan üniversite hastanesine ancak ücretli olarak yatabiliyordu. Ücreti karşılayamazsa devlet hastanesine sevk ediliyordu. Ama hasta, birini bıçaklamış, öldürmüşse falan, cezaevi sevki ile paşalar gibi yatış yapıp tedavisini üniversitede oluyordu. Biz de bu duruma bakıp ancak: "ADALETİN BU MU DÜNYA!" diyebiliyorduk.

NOT: Bu arada aklınıza gelmediyse ben söyleyeyim: Kavgada bıçaklanan kişiler sosyal güvenceleri olmadığından devlet hastanesinde tedavi görmüşler. Bıçaklayan adam ise cezaevinden sevkli olduğundan üniversite hastanesinde tedavi oldu..

Şimdi bu durumlar nasıl bilmiyorum tabii. Yukarıdaki olaylar 20-25 sene önce oluyor.

--------------------

HASTA YAKINLARI TARAFINDAN DÖVÜLEN DOKTOR HİKAYESİNİN PERDE ARKASI...

Bu olaydaki hasta yakınlarınca darp edilen doktor ben değilim; anestezi uzmanı bir arkadaşım.

Bu arkadaşım, sorumlusu olduğu (ismini atıyorum) A hastanesinin yoğun bakım ünitesinde bir hasta takip ediyor. Bu hasta artık hastalığın son dönemlerini yaşayan bir Malign Melanom hastası; üstelik de oldukça yaşlı bir hasta. Yani, yakında ölmesi zaten beklenen bir vaka.

Bu hasta, bir gece (doktorlar tarafından beklendiği gibi) yoğun bakımda hayatını kaybediyor. Anestezi uzmanı olan doktor arkadaşım da çıkıyor yoğun bakımdan, hasta yakınlarına hastalarının vefat ettiğini bildiriyor.

Vay sen misin bunu söyleyen... Hastamız nasıl ölür diye 15 kişi, doktor arkadaşa saldırıyor, darp ediyor. Ben olayın ertesi günü kendisini gördüğümde her iki gözü de morarmıştı. Zaten ölmesi beklenen bir hasta yüzünden neden bu kadar olay çıktığını anlayamamıştık. Mutlaka hasta yakınlarına, hastanın ölümcül bir hastalığı olduğu ve yakında vefat etmesinin beklendiği söylenmiş olmalıydı. Ama daha sonra biraz araştırıp soruşturunca aslında olayın perde arkasının bambaşka olduğu ortaya çıktı.

Evet, bana "araştırmacı doktor dedektif" de diyebilirsiniz.

Olayın perde arkasını öğrenince, siz de "Vay anasını" diyeceksiniz.

Efendim, olayın perde arkası şöyle, madde madde yazıyorum:

- Hastanın vefatından, hatta o hastaneye yatmasından daha öncesine, bir kaç hafta öncesine gidiyoruz..

- Hasta yakınları, hastalarını B hastanesine götürüyorlar. Hastanedeki doktorlar hastanın son dönem kanser hastası olduğunu ve tedavi edemeyeceklerini söylüyor ve hastayı hastaneye yatırmıyorlar. Son günlerini evinde geçirsin diyorlar. Bunun üzerine hasta yakınları hastalarını C hastanesine, oraya da yatıramayınca D hastanesine götürüyorlar. Bu hastanelerde de sonuç değişmiyor. Doktorlar, hastanın son dönem (terminal dönem) kanser hastası olduğunu bu yüzden tedavi edilemeyeceğini, hastaneye yatmasının boşuna yatak işgali olacağını söylüyorlar.

- Bu sırada son gittikleri D hastanesinde polikliniklerde, acillerde dolaşan 'Tilki Kamil' (diyelim, yine ismi atıyorum kafamdan) adlı hasta simsarı bu hasta ve hasta yakınlarının farkına varıyor. Hemen yaklaşıyor çaresiz hasta yakınlarına. Adı üstünde 'Tilki Kamil', zeki adam... Uygun avı uzaktan fark ediyor.

Tilki Kamil, hasta yakınlarını topluyor çevresine ve "Siz yanlış hastaneye gelmişsiniz, hastanızı benim söyleyeceğim hastaneye götürün, hemen yatırırlar. Oradaki doktorları tanırım, hastanızla ilgilenirler, tedavi olmasını sağlarım. Merak etmeyin siz." diye umut üzerine umut vadediyor. Hastayı, doktor arkadaşımın çalıştığı A hastanesine gönderiyor.

Tilki Kamil tabii ki hastane sahiplerini gelecek hastadan haberdar ediyor, avantasını alıyor. Hastane sahibi de yoğun bakım servisinde bir kaç gün yatacak (zaten sonunda vefat etmesi beklenen) hastanın şişirilecek faturasını hayal etmeye başlıyor. Öyle ya, yoğun bakım servisi hastanelerin en pahalı yerlerinden biridir.

Ölüm döşeğindeki hasta, "son derece iyi bakılacak, merak etmeyin" vaatleri ile yatırılıyor.

Hasta yoğun bakım ünitesine yatırılıyor. Burada yatılan her bir gün tabii ki oldukça pahalıya çıkıyor (belki de hasta yoğun bakıma yattığı için devletten de ödeme alınıyor olabilir, bilemiyorum. Alınıyorsa, zaten ölümü beklenen bir hastanın yatırılıp devletten ödeme alınması ayrı bir dolandırıcılık demektir.)

Hastane bu hasta sayesinde iyi para kazanıyor, Tilki Kamil, avantasını alıyor. Hastalarını zaten en başından beri başlarından atmak isteyen hasta yakınları da vicdanları rahat, huzur dolu evlerine dönüyorlar. Böyle dedim diye bana kızmayın, son dönem kanser hastalarının yakınları büyük çoğunlukla böyledir. Parasını verelim, hastanede yatsın derler. Asıl mesele hastanın iyi bakılmasından çok kendi rahatlarıdır. Yıllar içinde gördüğüm kadarıyla maalesef bu bir gerçek.

Sonunda günün birinde bu hasta ölür, ki zaten ölmesi beklenen terminal dönem vakası.

Anestezi uzmanı olan doktor arkadaşım, yakınlarına hastanın öldüğünü bildirir.

Tilki Kamil ve hastane sahiplerinin boş umutlarla umutlandırdığı hasta yakınları ayaklanır. "VAAYYY HASTAMIZ NASIL ÖLÜR! BİZ ONU BURAYA ÖLSÜN DİYE Mİ GETİRDİK!" diyerek doktor arkadaşa saldırırlar. Arbedede doktor arkadaşım, 10-15 hasta yakını tarafından darp edilir.

Aslında hasta yakınları tarafından dövülmesi gereken kişiler başkasıyken, maalesef yumruklar anestezi doktoru arkadaşımın yüzünde patlar.

İşte bu yüzden ülkemizde hasta simsarlığı kanunen yasaktır; ama yine de ortalıkta bu Tilki Kamil gibi uyanıklar dolaşıyor. Bazı hastane sahipleri de böyle üçkağıtlara tenezzül ediyor. Burası hangi hastane derseniz tahmin edeceğiniz gibi orası iyi yönetilmediğinden çoktan kapandı (bu olay olalı rahat 10 sene vardır). En son bildiğim kadarıyla hastanenin binası başka bir amaçla kullanılıyordu.

--------------------

ZEYTİN İHRACATCISI ANESTEZİ TEKNİKERİ

Bursa Tıp Fakültesi'nde asistan olduğum yıllar... Bir gün ameliyatta iken enteresan bir diyaloğa kulak misafiri olduk.

Biz ameliyattayken odadaki iç hat telefonu çaldı. Çömez asistan vakaya girmediğinden, dışarıda durduğundan telefona o baktı. Karşıdaki ile aralarında şöyle bir konuşma geçti.

- Efendim? Doktor Mustafa bey mi? Hangi Mustafa bey? Ne? O, şu anda burada değil. Tabii, tabii... Burada görevli de, şu an ameliyathanede değil. Birazdan gelir, bir on beş dakika sonra arasanız burada olur, yakalarsınız. İyi günler...

Kimi aradıklarını sorduğumuzda çömez asistanın cevabı tuhaftı. Doktor Mustafa bey diye aradıkları meğer bizim odada görevli anestezi teknisyeni Mustafa beymiş. Aslında adını şimdi hatırlamıyorum. Biz Mustafa diyelim. Olayı bilmeyen biz asistanlar, adamın kendisini dışarıda doktor olarak tanıtmasına kızmıştık aslında. Ama, meğer ameliyata birlikte girdiğimiz doçent abimiz olayın aslını biliyormuş. "Doktor Mustafa bey ha!" diyerek mırıldanmaya başladı. Bir yandan da gülüyordu.

Birazdan "Mustafa bey" geldi. Dışarıdan birilerinin kendisini 'Dr. Mustafa bey' olarak aradığını söyledik. 'Bekliyordum, yine ararlar' dedi.

On, on beş dakika sonra yine ameliyathanenin iç hat telefonu çaldı. Mustafa bey, kaplan gibi fırlayıp açtı telefonu. Karşıdakilerle şöyle konuşuyordu (Trakya şivesi ile):

- "Tamam, tamam be ya! Tırlar yarın ulaşır oraya! Taam 3 tır zeytin, Gemlik'in en iyisi... Gelince göreceksiniz. Dün yola çıktılar be ya! Yarın kesin varmış olurlar. Aaayde, görüşürüz yine. Zeytinleri beğenmezsen ara beni."

"Hoppalaa... N'oluyor ya?" derken doçent abimiz bize olayın aslını açıkladı. Meğer Mustafa beyin asıl işi Bulgaristan'a zeytin ihracatıymış. Kendisi de zaten Bulgar göçmeniydi. Dışarıda, ticaret yaptığı kişilere kendisini doktor olarak tanıtıp iş yeri telefonu olarak da üniversitenin ve ameliyathanenin telefonunu veriyormuş. Neden derseniz, karşı tarafa güven vermek için. Bununla ticaret yapan kişiler üniversiteyi arayıp ameliyathaneyi bağlattıklarında karşılarında 'Dr. Mustafa beyi' bulunca ona güven duyuyorlarmış. Bu sistem işini oldukça kolaylaştırıyormuş. Bir gün kendisine sordum "Abi, sen burada çalışmaya mecbur musun, madem tırlarla zeytin ihraç ediyorsun, bir büro tut, adam gibi ticaret yap. Hastanede çalışmak niye?" Şu cevabı verdi: "Burada çalışıyor olmak ve doktor olarak tanınmak bir kere karşı tarafa çok güven veriyor. İkincisi emekliliğime az kaldı, emekli olunca ayrılacağım zaten."

Biz maaşa talim edip gece gündüz nöbet tutarken meğer tekniker Mustafa tırla zeytin ihraç ediyormuş. Daha neler öğreneceğiz!

Not: Başka bir hastabakıcımızın da 3 tane kahvehanesi olduğunu sonradan öğrendik.

----------------------

KAFASINI KULLANAN ÇAYCI

Bu anlatacağım olay tamamen gerçektir (benim başımdan geçmiş bir şey değil; şahit de olmadım ama gerçek ve çok enteresan bir öykü). İstanbul Tıp Fakültesi'nde 1950-70 arası çalışmış hocalar ya da asistanlar olayın ayrıntısını bilirler. Ben de bu konuyu bir hocamızdan dinlemiştim. Aslında aklımda çok da ayrıntısı kalmadı ama kabaca anlatayım.

Eskiden (50'ler, 60'larda...) hastanelerde çekilen röntgen filmleri bir sene saklanıp sonra arşivde yer açmak üzere topluca çöpe atılırmış. Bu yıllarda söylenene göre Çapa Tıp Fakültesi'nde çaycı bir genç varmış. Bu çaycı eleman, oldukça zayıf, yoksul, çaycılıkla geçinen ama zeki bir gençmiş. Bir gün röntgen filmlerinde gümüş bulunduğunu öğrenmiş. Gümüşün röntgen filmlerinden nasıl ayrıştırılabildiğini öğrenmiş. Gerçekten de tüm röntgen ve bilgisayarlı tomografi filmlerinde siyah görünen yerler gümüş içerir. Bu eleman, her yıl çöpe atılan röntgenleri toplamaya başlamış. Bunlardaki gümüşü ayrıştırıp gümüşcülere satıyormuş. Birkaç sene içinde fakültedekiler de duruma uyanmış ve her yıl çöpe atılan röntgenler ve hatta filmlerin yıkanmasında kullanılan atık su, ihale ile satılmaya başlanmış. Tabii, bizim çaycı çoktan köşeyi dönmüş. Fakülte ihale açmaya başladığı yıllarda olaya başkaları da karışmış, mafya elemanları radyoloji bölümünü basmışlar, ihale ile alakalı birinin başını röntgen filmlerinin banyo suyuna sokmuşlar falan (bana anlatıldığına göre...) Bayağı ciddi olaylar dönmüş.

Dediklerine göre çaycı sıska genç, kapalı çarşıda bir kaç dükkan açmış (bir değil, birkaç!). Oldukça kilo almış. Bu hikayeyi 1992-94 arasında Çapa dan bir hoca anlatmıştı. Günümüzde eski çaycı, bugünkü gümüşçü eleman hala yaşıyor mu bilmiyorum ama adam zamanında aklını kullanıp zengin olmuş. Helal olsun diyorum.

Çaycı eleman, röntgenlerdeki gümüşü çıkarmakla kalmamış. Filmlerin gümüşü ayrışdıktan sonra elinde kalan saydam röntgen filmlerini de gömlek üzerine çalışan tekstilcilere satmış. Bu plastiklerden gömlek yakalarının içine, düğmelerinin arasına konan plastik ambalajlama parçaları üretiliyormuş; şapka yapımında kullanılıyormuş. Dedim ya, akıllı adammış.

-------------------------

ACİLE HASTA OLARAK GELİRSEM SAKIN HA BANA TORPİL YAPMAYIN

Yılını tam hatırlamıyorum ama 1996-2000 yılları arasında olması lazım. Ben henüz Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, plastik cerrahi kliniğinde orta kıdemli asistanım. Sabah vizitini bitirmemize yakın baş hemşiremiz bir haber getirdi: İzmir yolu üzerinde, fakülteye yakın bir bölgede, bir milletvekili trafik kazası geçirmiş, fakülteye, acile getiriliyormuş.

Hemen vizitin kalanı bir yardımcı doçent abimize ve kıdemsiz asistan arkadaşlara bırakıldı, hocamızla birlikte ekip olarak acile indik. Trafik kazası söz konusu ise yüz ve çene yaralanması, kırıkların olması muhtemeldi. Sonunda beklenen hasta geldi. Hasta, milletvekili olunca her türlü torpil yapılmaya çalışıldı. Adamcağızdan kan almak için 3 hemşire saldırdı, 2 ayrı hemşire ve 3 hastabakıcı hastayı soymaya ve tansiyon bakmaya çalıştılar. Hastaya ihtimam göstermek için her şey yapıldı. İlgili bölümlerden birer hekim yeteceği yerde bölüm hocaları, kıdemli-kıdemsiz asistanları koşturdu. Ortalıkta bir curcuna vardı ki sormayın. Acilde bir hasta var, onun başında elli tane adam. O an o hastanın yerinde olmak istemediğimi düşündüm. Bence adamın acil serviste yaşadığı travma, geçirdiği kazadan daha fazlaydı. Aynı anda 2 kişi kan alıyor, biri koldan tansiyon ölçüyor, göğüs cerrahları göğsünü dinliyor, KBB uzmanları ve bizim bölümden hocalar yüzünü muayene ediyor vs. vs... Bu uygulamalar yapılmak zorunda olmasına rağmen işleri kısaltmıyorlardı. Aksine milletvekilinin muayene ve tedavisi uzadıkça uzadı. Şöyle bir geri çekilip manzarayı görünce acilde görevli doktor arkadaşlara şöyle dedim: "Abi, Allah aşkına bu İzmir yolunda bir kaza falan geçirir, bu milletvekili gibi buraya getirilirsem sakın bana torpilli davranmayın. Sıradan bir vatandaş nasıl muamele görüyorsa en çok o şekilde muamele edin."

Derler ki tıpta olabilecek tüm aksilikler ve komplikasyonlar doktor yakınlarını bulur. Bu laf doğrudur; çünkü hasta, doktor yakını ise her türlü torpil yapılmaya çalışılır. Halbuki, normal işleyişin dışında yapılan her hareket, normal işleyişi bozar ve hastanın muayenesi-tedavisi kolaylaşmaz, aksine zorlaşır, daha da çetrefilli bir hal alır. Her türlü aksilik, karışıklık ve komplikasyon yaşanır. Bu yüzden ben yada yakınlarım, bir doktora başvurduysak her zaman sıradan bir hastaya nasıl davranılıyorsa öyle davranılması tercihimdir. Normal protokollerin ve işleyişin dışına çıkıldığında mutlaka işler daha da karışıyor..

----------------------------

İFTİRA, ŞİKAYET VE BAKANLIKTAN GELEN SÜPER CEVAP

Bu olay devlete bağlı bir hastanede çalışırken başıma geldi. Tamamen gerçektir, belgelerinin fotokopileri elimdedir.

17 yıl öncesinin olayları...

Bir tedavim için alınması gereken bir cihaz vardı. Bu cihazı devlet karşılıyordu; yalnız uygun raporlarla devlete başvurulması gerekiyordu. Başvuralı çok olmasına rağmen bir türlü cevap gelmiyordu bakanlıktan. O aralar devletten istifa etmeyi düşünüyordum, bu yüzden başhekimliğin cihazımın alınmasını salladığını düşünüyordum. Bir gün personel işlerine gittim. Memur bayan, 'bir saniye hocam, sanırım sizinle ilgili bir kağıt geldi, arayıp bulayım' dedi. Başladı dosyaları karıştırmaya... Karıştırıyor... karıştırıyor... İlgili yazıyı bulmaya çalışırken önüme bir dosya attı ve 'şimdi bulurum hocam' dedi ve dosyaları karıştırmaya devam etti. O sırada önüme atılan dosya ilgimi çekti. Üzerinde adım yazıyordu! Bir sürü de 'Gizli belge' damgası vardı üzerinde. Aldım bunu, elimdeki hasta dosyalarımın arasına atıverdim. Bayan memur, 'Hocam yazınız gelmemiş.' dedi ve aramayı bıraktı. Sonra tekrar uğrayacağımı söyledim ve doğru odama çıktım.

Odama çıkınca dosyayı açtım. Personel işlerinde üzerinde adım yazan, çok gizli damgalı bir dosya! Bu hiç olağan değildi. Dosyayı açtım. Anlaşılan başhekimlik benim için bakanlığa bir yazı göndermiş, bakanlık da buna cevap yazmıştı. Oturup hayretler içinde bu yazıları okudum. Meğer başhekimlik benim için bakanlığa bir şikayet dilekçesi yazmış. Ama ne dilekçe... Baştan sona iftira ve fantezi dolu. O dönem zaten devletten istifa etmeyi düşündüğümden bayağı bir zaman önce muayenehanemi kapatmıştım. Doğal olarak bu durumu başhekimliğe de bildirmiştim. Buna rağmen bakanlığa yazılan dilekçede hastalardan para aldığım, muayenehaneme gelmeyen hastayı ameliyat etmediğim yazıyordu. Külliyen yalan; çünkü zaten hastalardan bıçak parası almak gibi bir huyum olmadığından başıma gelmeyen kalmamıştı. Başka branştan doktorlar sokakta yolumu bile kesmişlerdi 'siz yeni gelen doktorlar bıçak parası almıyorsunuz, hastalar bize de vermek istemiyor' diye... Ben bu çarka, bu sisteme uymadığımdan arkamdan her türlü iş çevriliyordu; bu şikayet dilekçesi de bunun bir örneğiydi.. Bir süre sonra bakanlıktan bu dilekçeye cevap gelmişti.. Dosyaya bu cevap da eklenmiş. Bakanlık aynen şunları yazmış: "Elde objektif kanıtlar olmadan, hastane içinde bir soruşturma yapıp sonlanmadan, bakanlığımız bu konu için müfettiş görevlendiremez. Kanıtsız ve sadece iddia seviyesindeki bu tarz şikayetler daha sonra dava konusu haline gelmektedir. Öncelikle hastane içinde bir soruşturma yapılmalıdır. Bu soruşturma delil ve şahitlerle desteklenirse bakanlığımıza tekrar başvurulması önerilir."

Tahmin edeceğiniz gibi şikayet yazısında hakkımda yazılanlar baştan aşağı yalan olduğundan hastane içinde bir soruşturma açamamışlardı. Zaten muayenehanem kapanmış, bunu ta ne zaman başhekimliğe bildirmişim ve full time çalışmaya geçmişim. Muayenehanesi olanlar saat 15:00'te çıkıyor, benim muayenehanem olmadığından saat 17:00 de çıkıyorum. Hala daha utanmadan hastalardan muayenehanemde para istediğimi yazmışlardı. Zaten devletten ayrılmayı düşünüyordum; bu iftira dosyası da bardağı taşıran son damla oldu. Sanırım hastane personeli de bazı doktorlara uygulanan mobbingin farkındaydı da personel işlerindeki memur bayan dosyayı önüme atıp almama izin vermişti. Dosyanın fotokopisini aldıktan sonra geri götürüp "Yanlışlıkla elimdeki dosyalara karışmış; buyurun, kaybetmeyin, üzerinde gizli falan yazıyor. Başınız derde girmesin." diyerek aynı memura iade ettim. Kısa bir süre sonra da devletten istifa ettim.

----------------------

BİR AMELİYATHANE HEMŞİRESİ NASIL OL-MA-MA-LI...

Benim ameliyatlarımda bazen hemşireler çok sıkılıyor; çünkü ben genelde hemşireden istemeden her cerrahi aleti masadan kendim alıyorum, dikişlerimi kendim atıyorum, her işimi kendim görüyorum. Eskiden beri böyle alıştım. Neden derseniz, zamanında -asistanlığım sırasında- gerçekten çok kötü hemşirelerle çalıştığım için. Mecburen ameliyat hemşiresini pas geçip, her işimi kendim görmeye alıştım. Örneğin inanılmaz kötü bir ameliyat hemşiremiz vardı. Hemşire demeye bin şahit ister. Bu hemşireden bir alet mi istediniz? Makas, bistüri vs. "Hemşiranımın" meşhur 3 cevabı vardı... Şöyle ki:

1) "Ne aceleniz var?": Bu hemşireden ameliyat esnasında bir alet istediğinizde o kadar yavaş davranırdı ki, kafayı yememek elde değildi. Örneğin 'ince uçlu makas' istediniz. Elinizi uzatırsınız... Normalde bir hemşire şak diye elinize verir istediğiniz makası. Ama bu hemşiraanımdan bir şey istediğinizde beklersiniz... beklersiniz... beklersiniz... Artık sıkılıp 'Hadi ama, ince makas!' dediğinizde alacağınız cevap şu olurdu (son derece sakin bir ses tonuyla) "Tamam... Veriyorum şimdi... Ne aceleniz var!" Ne acelemiz mi var? Dostum şaka mı yapıyorsun? Buradan o hemşireye sesleniyorum; sayende ameliyatlarda her işimi kendim görmeye alıştım. Senin yüzünden aletleri, alet masasından ben alıyorum.

2) "Yok...": Aynı hemşirenin ikinci meşhur cevabı ise şuydu (yine iyice beklettikten sonra) "Yok!" Nasıl yok ya? Demokrasilerde bile çareler tükenebilir ama ameliyathanede tükenmez! İstediğim makas, masadaki sette yoksa başka bir cerrahi set açarsın. İçinde ince makas (yada istediğiniz alet her neyse) olan bir set mutlaka vardır. Plastik cerrahi setinde yoksa kulak-burun-boğaz setlerinde vardır. Orada da yoksa ortopedi setlerinde vardır. İllaki bir yerlerde vardır yani! İyi hemşireler setlerdeki aletleri tek tek bilir ve istediğim alet hangi sette ise o seti de açtırır. Ama bizim hemşire başka set açtırmaya üşenirdi ve bir süre beklettikten sonra "Yok!" derdi. Sakince tabii...

3) "Lütfen demediniz.": Bu hemşiranımın meşhur son cevabı "Alet isterken lütfen demediniz!" idi. Yani, affedersiniz ama dişimi sıktım, sözü geçen hemşireyi gebertmedim. Ne kadar sabırlı bir insan olduğumu anlayın artık. Bir ara tüm hemşirelerimize sürekli "Lütfen" dedik, onlar da delirdi; yeter artık işler uzadıkça uzuyor, lütfen demeyi kesin dediler. Neymiş, yurtdışında ameliyatta hemşireden alet istenirken mutlaka 'Lütfen' diyorlarmış. Burada, ameliyat sırasında, kimse "Lütfen"i falan düşünemiyor. Ben daha böyle bir şey görmedim. Hemşireye 'İnce makas!' dersin, hemşire de 'ŞAAK' diye ince makası avcuna verir kardeşim. Budur.

Bir ara, bu hemşirenin bu kaprisleri sadece biz asistanlara yaptığını düşünüyordum. Bir gün mesai saati sonunda hocamızla bir özel ameliyata girdim. Tesadüf, hemşire de bu hemşireydi. Gözümle gördüm; hocaya da aynı şekilde "Tamam... Veriyorum ince makası...Ne aceleniz var?", "Lütfen demediniz..." diyordu... Ne cesaret ya!

-----------------------

BUGÜN MENÜDE OTOKLAVDA HAŞLANMIŞ BALIK VAR...

Uzmanlık eğitimi alırken hep duyardım. Bir zamanlar poliklinik otoklavında tavuk pişirmişler. Otoklavda tavuk çok lezzetli oluyormuş. Otoklav dediğimiz cihaz, büyükçe, basınç ve buharla çalışan, cerrahi aletlerin steril edildiği fırın gibi bir şey. Aslında bunda tavuk pişirme fikri çok mantıklı, çünkü hem buhar hem de basınçla pişiriyor içindekileri; doğal olarak tavuk, düdüklü tencerede pişmiş gibi oluyor. Tabii ki bu alet aslında cerrahi aletleri steril etmek için yapılmış; içine başka bir şey koymak yasak. Yani normalde yasak.

Fakültede hafta sonu blok nöbetteydik; yani cuma-cumartesi-pazar nöbeti. Cuma sabahı hastaneye gelirsiniz, pazartesi akşam eve dönersiniz. Tabii tüm hafta sonu hastane mutfağının yemeklerine ve kafeteryadaki hamburgerlere mecbursunuzdur. Bursa'da hastalar da sağ olsunlar sık sık balık falan getirirlerdi. O hafta sonu da cuma günü bir hastam bir kaç büyük balık getirmişti; ben de zaten nöbetçi olduğumdan balıkları poliklinikteki buzdolabına koymuştum. O akşam balıkları otoklavda pişirme fikri aklımıza geldi ve balıkları donmadan, buzluktan alıp buzdolabının alt kısmına koyduk. Ertesi gün nöbet sakin geçiyordu, -yanlış hatırlamıyorsam- mutfaktan tava gibi bir şey alıp balıkları dizdik, üzerine yağ, limon ekleyip otoklava verdik. Bir süre sonra ortalık feci şekilde balık kokmaya başladı; ama bir kere balığı pişirmeye başlamıştı artık, geri dönüş yoktu. O gün balıkları afiyetle yedik. Gerçekten otoklavda balık-tavuk güzel oluyor. Ortalık buram buram balık kokmuştu ama... Cumartesi ve ertesi gün pencereleri açtık, polikliniği havalandırdık.

Allahım, koku gitmiyor! Nasıl olduysa, artık otoklavın özelliğinden midir nedir (buharlı bir alet ya) bir türlü balık kokusunu poliklinikten temizleyemedik. Artık pazar akşamı kabuslar görmeye başladık. Pazartesi sabah hocalar gelecekti; hepsinin odası poliklinikteydi. Sekreterlerimiz, poliklinik personellerimiz gelecekti. Sonra hastalar gelmeye başlayacaktı ve ortalık buram buram balık kokuyordu. Tüm pencereleri açtık, cereyan yapsın diye kapıları da açık tuttuk ama ne fayda, koku bir nebze olsun azalmadı.

Pazartesi sabahı ufak ufak herkes gelmeye başladı. Polikliniğe giren herkes önce yüzünü buruşturuyor, sonra 'Aaaa! Bunlar poliklinikte balık pişirmişler!' diyorlardı. Sonra anladık ki, herkes balığı poliklinik mutfağında ocakta pişirdik sanıyor. Kimsenin aklına otoklavda pişirdiğimiz gelmiyor; ta ki, poliklinik personellerimiz gelene kadar. Otoklavdan ve poliklinikteki cerrahi aletlerin sterilizasyonundan sorumlu personelimiz gelince hemen otoklav odasına daldı. Hafta sonu acil vakalarda kullanmış olabileceğimiz aletleri kontrol edip temizliklerini ve sterilizasyonlarını yapacaktı.. Geldi, otoklavı bir gördü ki, içinde balık pişirilmiş.. Allahtan bu konu (balığı otoklavda pişirdiğimiz) aramızda kaldı. Sadece hocamızdan poliklinikte, ocakta balık pişirdik, ortalığı kokuttuk diye fırça yedik. Poliklinik mutfağında bir daha balık gibi kokan şeylerin pişirilmesi yasaklandı. Balığı otoklavda pişirdiğimiz duyulsaydı ciddi bir ceza alırdık herhalde (Not: yıllar sonra sevgili Ramazan abimizin her şeyden haberi olduğunu öğrendim. O zamanlar doçentimizdi, şimdi profesör). Poliklinikten balık kokusunun temizlenmesi 1 hafta aldı. Eve gidiyoruz, hastaneye geliyoruz, poliklinik balık kokuyor. Ertesi gün yine aynı... Diğer gün yine aynı... Otoklavda balık lezzetli oluyor ama çok uğraştırıyor. Tavsiye etmiyorum. Hem yasak zaten ;-)

Gelecek hafta anı yazılarıma ara verip tıbbi bir makale yazacağım. Bir ara da plastik cerrahi ve genel tıp dışına çıkarak veganlıkla ilgili bir yazı yazacağım. Veganlar şimdiden topu, tüfeği hazırlasınlar. Veganlığın ne saçma bir şey olduğunu bilimsel dille anlatacağım çoook uzun bir yazı olacak. O yazıya daha 2-3 hafta var.

--------------

Op. Dr. Oytun İdil

0533 5690649

oytunmd@gmail.com

www.peniscerrahisi.com

www.kozmetikcerrahi.com