Nuray Mert

Nuray Mert

nuray.mert@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları
Haberin Devamı

Fransa Parlamentosu’nun, ‘Ermeni soykırımı’nın inkârını suç sayan yasayı kabul etmesi üzerine Türkiye’nin verdiği Mehter Marşı tonunda tepki, aklı başında olan herkes tarafından yeterince sorgulandı. Ayrıca konunun hemen hemen tüm boyutlarına değinildi, bizde TCK 301. maddenin aynı şekilde tartışılması gerektiği hatırlatıldı. Benzer şeyleri yazmanın anlamı yok. Doğrudur, Ermeni halkının yaşadığı trajedi, maalesef, daha ziyade siyasi hesapların konusu oluyor. Nitekim, Türkiye de benzer bir yol izleyip, karşı atak olarak siyasi pazarlıklara başvuruyor. Burası açık, işte tam da bu nedenle, Fransa’nın hangi siyasi ortamda böyle bir adım attığını irdelemekte fayda var.

Bir yakınlaşma yaşanmıştı
Konuyu Sarkozy’nin kişiliği etrafında değerlendirmenin hiç mi hiç anlamı yok, dahası bu olayı sadece Fransa iç politikası çerçevesinde açıklamak da çok anlamlı değil. Bu sığ değerlendirmeler arasında, çok önemli bir boyut ihmal ediliyor. Çok kısa bir zaman önce, kasım ayının ikinci haftasında, Türkiye ve Fransa arasında Suriye konusunda bir yakınlaşmanın yaşandığı unutulmuş gözüküyor veya son gelişmeler arasında yeterince bağ kurulamıyor.
Daha bir ay kadar önce Fransa Dışişleri Bakanı Juppe, Türkiye’yi ziyaret etti ve Davutoğlu ile yaptığı ortak basın toplantısında, Suriye konusunda iki ülkenin işbirliği yapabileceğini söyledi. Daha sonra aynı bakan, AB’de yapılacak Suriye toplantısına Türkiye’nin katılımını desteklediklerini açıkladı. Sonuçta, Türkiye bu toplantıya davet edilmedi, bunun nedeninin Kıbrıs Rum Yönetimi’nin vetosu olduğu söylendi. Durum gerçekten de böyle idiyse, Suriye konusunda en önemli aktör diye takdim edilen Türkiye’nin önünün Kıbrıs tarafından nasıl kesilebildiği hiç sorgulanmadı. Dahası, Aslı Aydıntaşbaş işin aslında öyle olmadığını, Türkiye’nin toplantıya katılmasına itiraz edenin Mısır olduğunu yazdı (15 Aralık), yine kimseden ses seda çıkmadı.

Neden böyle bir adım atıldı?
‘Tüm bunların Fransız Parlamentosu’nun aldığı son karar ile ne alakası var?’ diyebilirsiniz. Şu alakası var; daha bir ay önce Suriye konusunda Türkiye ile birlikte davranma tavrı gösteren Fransa, neden böyle bir dönemde Türkiye’nin bu ölçüde tepkisini çekeceğini tahmin edebileceği bir adım attı diye sormak gerekiyor. Bu iki olay, tamamen birbirinden bağımsız olabilir mi? Yok, hemen ‘zaten Fransa Ortadoğu’da Türkiye’yi rakip görüyor, buna bozuluyor’ cevabına sığınmayalım. Mevcut koşullarda, meseleyi, Fransa ile Türkiye parantezine sıkıştırmak da, mümkün değil. Ortadoğu konusunda ABD, İngiltere ve Fransa büyük ölçüde birlikte hareket ediyor. İkincisi, Suriye konusunda Türkiye’nin öne çıkıp, Fransa’nın dışlandığına dair bir emare yok. Üçüncüsü, Lübnan’da Suriye karşıtı cephenin öncüsü ve Suriye muhalefetinin baş destekçilerinden ve Türkiye’nin de desteklediği Saad Hariri’nin Fransa ile ne denli sıkı bir ilişkisi olduğunu biliyoruz.
Diğer taraftan, geçen hafta çok önemli bir gelişme oldu ve Suriye, Arap Birliği’nin Suriye’ye gözlemci gönderme teklifini sonunda kabul etti. Bu adımın Esad’ın ayakta kalması yönünde fazla bir anlamı olmayabilir, Türkiye açısından önemi ise, bu sürecin de dışında kalmış olmasıdır.

Hesaplı bir hareket mi?
Nihayet Ortadoğu’da olan bitenleri birbirine bağlı düşünmek durumundayız. Bu açıdan geçen hafta bir başka çok önemli gelişme oldu, Hamas FKÖ yakınlaşmasında bir adım daha atıldı, Hamas’ın FKÖ’ye katılmasının önü açıldı. Bu olay, Arap Baharı’nın en önemli sonuçlarının başında sayılmalıdır. Zira, bölgede İran nüfuzunun en önemli unsurlarından olan Filistin kartı, Arap Baharı ile İran’ın elinden alındı. Bu sürecin en önemli aktörü Mısır ve Müslüman Kardeşler oldu. Türkiye bu sürecin de dışında kaldı. Bu arada, küçük bir not olarak, PKK’nın Suriye kolu olarak bilinen PYD’nin, Arap Birliği’nin çağrısı ile Kahire’de temaslarda bulunduğunu hatırlatalım. Bu konu, 26 Kasım tarihli Taraf gazetesinde haber olmuştu.
Özetlersek, ben Türkiye’nin Ortadoğu politikasındaki konumu açısından geldiği noktada bir ‘geriye düşme’ yaşandığını ve bu durumun tüm dış ilişkilerinin seyrinde etkili olduğunu düşünüyorum. Bu seyir içinde, Fransa’nın Türkiye’yi kızdırmaktan çekinmemesi çılgınlık mıdır, yoksa hesabı yapılmış bir gelişme midir, izleyerek göreceğiz. Ne olursa olsun, Fransa’da kabul edilen son yasa tasarısı üzerine, Kanuni Sultan Süleyman devrine dönmek, olayları o devrin ışığında değerlendirmek yerine, bölgede son dönemde yaşanan gelişmelere baksak, bu çerçevede anlam vermeye çalışsak daha iyi olur diye düşünüyorum.