Samed Karagöz

Samed Karagöz

samedkaragoz@gmail.com

Tüm Yazıları

Son dönemde özellikle muhafazakâr kesimden kişilerin düzenlediği sergilerde bir husus dikkatimi çekiyor. Artık bu sergilerde “küratör”ler yer alıyor. Daha önceki dönemlerde mesela bir sanatçının solo sergisi düzenlenecekse sanatçı her şeyi kendisi yapardı, bir küratör kullanmazdı. Bunun değişmiş olması son derece önemli. Hem sanatçının, hem de sergilere ev sahipliği yapan kurumların buna dikkat ediyor olması önemli bir gelişme. Ama bunu yaparken kimin küratörlüğü üstlendiği gerçeğinin daha önemli olduğunu hatırlatmam gerekiyor. Bu gerçeği bir örnek üzerinden açıklamak daha doğru olur kanaatindeyim.  

Haberin Devamı

19. yüzyıl sonlarında ABD’den başlayarak ve daha sonra Avrupa’nın önemli ve büyük şehirlerinde yerleşim biçimleri değişmeye başladı. İlk apartmanlar bu tarihlerde ortaya çıktı. Kısa zaman sonra İstanbul’da da bu tarz yapıların örneklerini görmeye başladık. Ragıp Paşa Apartmanı, Mısır Apartmanı, Doğan Apartmanı, Valpreda (İtalyan) Apartmanı, Harikzedegan Evleri, Sıraevler, Akaretler ilk aklıma gelen örnekler. Apartman denildiği zaman ilk başlarda anlaşılması gerekenler bunlar(dı). ‘50’li yıllarla birlikte köyden şehre hızlı göçlerin başlaması, şehirlerin kontrolsüz biçimde büyümesi sonucu ortaya gecekondular ve apartmanlar çıktı. Bu apartmanlar yukarıda bahsettiklerimden hayli farklıydı. Çok daha basit, incelikten yoksun, sadece çok katlı barınaklardı.

Bugün karşılaştığımız küratörlerin büyük çoğunluğu da bu şekilde. İşlev olarak küratörlük makamındalar lakin ortada bir emek, sergiye dair derinlikli bir girişim yok. Bu sadece muhafazakâr kesimin düzenlediği sergilerde de değil diğer kesimlerin düzenlediği sergilerde de gördüğüm bir durum.  

Sergiyi organize eden, sanatsal bir yaklaşım ortaya koy(a)mayan, küratörlüğün ne olduğu, ne olmadığı hakkında en ufak bir fikri bulunmayan organizatörlerin “küratör” olarak sergilerde boy göstermesi son derece üzücü. Bu tarz bir yaklaşım olacağına, serginin küratörü olmayıversin, zaten bu durumda küratörün sadece adı var kendi yok. 

 Mevlâna İdris’in ardından

Haberin Devamı

Yıl 1996 veya 1997, günlerden 7 Haziran. Merhum şair Cahit Zarifoğlu’nu mezarı başında anmışız. Sonra Küplüce’ye doğru yürüyoruz. Yanımda merhum Asım Gültekin var. Beni Mevlâna İdris’le tanıştırdı. Sonra da çantasından Mevlâna İdris’in “İyi Geceler Bayım” isimli şiir kitabını çıkartıp bana uzattı. Bir şaire imzalattığım ilk kitaplardan biriydi. İşte o gün tanışmıştım Mevlâna İdris’le. Daha sonra da Mavi Kuş dergisinde sık sık görüşmüştük. Henüz 16-17 yaşlarında bir delikanlıydım. Çok konuşmazdı, konuştuğunda da sesi çok az çıkardı. Daha sonradan öğrenecektim Mevlâna İdris’in “Kaybedenler Kulübü”nün daimi konuklarından Kuşbeyin olduğunu ve aslında oradan tanıdığımı.  

Çocuklara özel önem verirdi, hem kişi olarak hem de onlar için kaleme aldığı metinler birçok çocuğun hayatında önemli bir yer tutuyordu. Kaç tane kitabı vardı bilmiyorum. Çok üretkendi. Çocuk Edebiyatı Tercüme Ofisi (Çeto) son büyük projesiydi çocuklar için.  

Bizim mahallenin en afili kafesi Eski Kafa’yı da o kurmuştu. Uğrak mekânımızdı bir dönem.  

Haberin Devamı

Yıllarca Gerçek Hayat dergisi için hazırladığı posterler evlerin duvarlarını süsledi, özenle saklandı. Bazen tek bir cümlenin yer aldığı bu eserler onun derinliğini ve bilgeliğini gösterirdi. Birçoğunun bugün bile hâlâ meraklısının arşivinde durduğuna eminim.  

“Allah’ın gülleri yakanı bırakmasın” derdi Mevlâna İdris ve 8. Güzel Adam olarak dünya sürgününü erken tamamlayıp ayrıldı aramızdan. Mekânı cennet olsun. İyi bilirdik!