Son imparator

14.03.2018 Çarşamba
Haliyle kendi gündemimize dalmış gidiyoruz. Ama bir yandan da dünyada bizi de derinden etkileyecek büyük bir değişim gerçekleşiyor. Yerkürenin ağırlık merkezi resmen kayıyor. Hem de onlarca yıldır egemen olan Batı’dan Çin’e doğru. 21. yüzyılın şampiyonu olacağı neredeyse kesin olan Çin de şimdiden bu yeni rolünün köşe taşlarını döşüyor.

***

Ülkede yapılan son anayasa değişikliği zaten bunun tezahürü. Bahsettiğim, Çin Ulusal Halk Kongresi’nin ülkede devlet başkanlığı için 1982’den beri geçerli olan 10 yıl kısıtlamasını kaldırması. Böylelikle Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e artık yaşam boyu başkanlık hakkı tanınıyor.

Şimdi ABD başta olmak üzere Batı dünyası “Çin’e yaşam boyu diktatörlük geliyor” manşetleri atadursun. Sahiden ne olup bitiyor?

Otoriterlik artar mı?

Cinping’e verilen hak, elbette demokrasi anlayışına aykırı. Çünkü seçimleri, yani demokrasinin olmazsa olmazı olan halkın iradesini ortadan kaldırıyor. Ama pergeli biraz daha açıp resme daha geniş açıdan bakınca, işler sanki
biraz karışıyor.

Her şeyden önce şunu unutmamak gerek: Çin sistemi bireysel liderlik değil, Komünist Parti üzerine kurulu. Mevcut düzen, bireysel gücü sınırlandırıyor ve gücü onun yerine partiye atfediyor. Zaten tam da bu yüzden -Washington Post’un kıdemli yazarı Fareed Zakaria’nın da köşesinde hatırlattığı gibi:  Çoğu otoriter rejimin aksine, Çin’de güç liderlerde gitgide daha çok toplanmıyor. Çünkü sistem buna izin vermiyor.

Özgün model

2.si; yapılan anketlerde vatandaşların çoğunun bu anayasa değişikliğini desteklediği görülüyor. Bunun sebebi de Cinping’in ortaya koyduğu “küresel liderlik” vizyonu. Bu hedefe ulaşmak için ülkede yapılması gereken köklü değişimlerin (yoksulluk, yolsuzluk ve çevre kirliliği başta olmak üzere) ancak güçlü ve istikrarlı bir liderle yapılabileceğine inanıyorlar. Tıpkı bizde Mustafa Kemal Atatürk’ün bir dönem devrimsel reformları gerçekleştirebilmek için gücü kendinde toplamak zorunda kalması gibi.

Bununla birlikte, Zakaria, Çin’in ekonomi modelinin de tamamen kendine özgün olduğunu vurguluyor. Zira 1949’dan bu yana hakim olan Komünist Parti rejimine rağmen, ülke Deng Şiaoping döneminde (80’lerde) dışa açıldı. O günden bu yana da gitgide daha çok serbest piyasa ekonomisini benimsedi. Dünya Bankası’na göre 1978’den beri kişi başına düşen milli gelirde yakaladığı artış da dünya tarihinde daha önce görülmemiş hızda. Dolayısıyla, belli ki Çin bir şeyleri bildiğimiz gibi yapmıyor! Yeni anayasal değişikliği değerlendirirken, bunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Ama yine de tüm bunlar, Çin liderini bekleyen en büyük sınavın kendi gücünü suistimal edip etmeyeceği olduğunu değiştirmiyor.

***

Ezcümle, yeni bir dünya düzenine geçiyoruz. Çin’de 1949’da başlayan 30 yıllık Mao dönemi, Deng’in açılımıyla birlikte yine 30 yıl süren başka bir aşamaya geçmişti. Şimdi başlamakta olan 3. dönem ise, tüm dünyanın güç dengesini altüst etmeye aday. Peki, biz bunun farkında mıyız?

 

Yazarın Önceki Yazıları