Leningrad kıyılarında rock

26.11.2018 Pazartesi

Genç kuşak Rus yönetmenlerinden Kirill Serebrennikov, yeni filmi siyah beyaz ‘Yaz-Leto’yla 80’lerin Sovyetler’inde Batı’dan ilham alarak rock ve punk grupları kuran gençlerin öykülerini anlatıyor. Film, bir yanda gençlerin temsil ettiği enerji ve yaratıcılığı, diğer tarafta 10 yıl sonra çökecek bir rejimin dogmatik unsurlarını üst üste bindiriyor. Cannes’daki yarışmaya yönetmen Serebrennikov’un tutuklanmış olması nedeniyle katılamaması, filme olan ilgiyi artırmıştı. Yönetmenin Putin tarafından gözdağı vermek amacıyla başka bir nedenden dolayı hapse atıldığını tüm sanat çevreleri biliyor.

Serebrennikov, hapishaneden yönettiği filmde, Mayk Naumenko ve Viktor Tsoi adlı müzisyenlerin yaşantılarından yola çıkıyor. Öyküde üçgen aşk, dramatik yapıyı güçlendiriyor. Birisinin rock’n roll’a, diğerinin punk müziğe olan yakınlıkları, seyirci için dönem müziklerini anımsatan bir belgesele dönüşüyor. “Sistem karşıtlığını direkt ele almasa da yaşam tarzı tek başına siyaset ve karşı duruş olabilir mi?” sorusuna yanıt arayan bir anlatı ortaya çıkmış. Başıboşluğa ve alkole olan güzellemeler, sistem karşıtlığının en güzel ifadesi olarak filmde yerini buluyor. Son haftalarda perdeyi istila eden müzik filmlerine katkı yapan bu Rus filmine mutlaka şans tanıyın.

Kadınlar soygun da yapar...

‘Dul Kadınlar-Widows’ politik açılımlı bir soygun filmi. 2014’te ‘12 Yıllık Esaret’le en iyi film Oscar’ını kazanan; İngiliz asıllı, siyahi yönetmen Steve McQuinn’den (ünlü aktör ile sadece ad benzerliği var) politik dokunuşu olmayan bir film beklememek lazım. Onu ilk 2008’de keşfettiğim ‘Açlık-Hunger’ hapishanede açlık grevi yapan Bobby Sands’in öyküsünü etkileyici bir dille anlatmıştı. Sonraki filmi ‘Utanç-Shame’ yine kontrol edilemeyen, bedensel bir acıya odaklanmıştı. İki film de, başrol oyuncusu Michael Fassbender’in kariyerinde önemli basamaklar oldu. ‘12 Yıllık Esaret’ ırkçılık meselesini yine bedensel ve psikolojik travmalar üzerinden can acıtan bir dille yansıtmıştı.

Bu kez ırkçılık farklı bir mecradan, politik ahlaksızlık üzerinden yürüyor. McQuinn, soygun öyküsüne paralel olarak yerel seçimde yarışan iki adayı tanıtıyor bize. Beyaz Mulligan  ve siyahi Maning (Brian Tyree Henry) adlı adayların her biri diğerinden daha yalancı, daha rüşvetçi, daha kirli... Soygun öyküsünde aksiyona dayalı sekanslar; göze aşina, oldukça akıcı klişeler üzerinden yürüyor. Kocaları bir soygun sırasında öldürülen 4 kadın, siyahi Veronica (Viola Davis) liderliğinde bir araya gelerek soygun planlıyor. Veronica, planı kocasına ait bir defterde gelecek projesi olarak buluyor. Soygun parası, dulları kocalarının mafyaya olan borçlarından kurtaracak yeni bir gelecek verecek miktardadır.

Yönetmen McQuinn, birçok sekansta kalitesini ortaya koyuyor. Örneğin, başlangıçta soyguncuların özel yaşantısı ve soygun sekansları paralel akışta güzel kurgulanmış. Aksiyon sahneleri tıkır tıkır işliyor. Kadınların farklı karakterleri iyi oyunculuklarla vurgulanıyor. Usta oyuncu Viola Davis yanında, karakteri Alice’e verdiği yorumla Elisabeth Debicki bir adım öne çıkıyor. Kadın oyunculuklar yanında Liam Neeson (Harry), usta oyuncu Robert Duvall (baba Mulligan), son dönemin çıkış yakalayan siyahi oyuncusu Daniel Kaluuya (tetikçi Jatemme) erkeklerde dikkat çekiyor.

Seyirciyi karakter, olay bolluğu ve filmin uzun süresi biraz zorlasa da, yılın en iyilerinden olmaya aday. Politik madrabazlığa evrensel bir örnek. Sadece biz de yok, rahatlayalım.

Yazarın Önceki Yazıları